Ela Gözler Mutluyken Yeşildir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ela Gözler Mutluyken Yeşildir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Ocak, 2011

Game over



Geriye dönüp şöyle bir baktığımda aslında çok bir şey yaşamadığımı görüyorum. Ama çok şey değişti. O da bir gerçek. Yani bu hayatın ne zaman son bulması gerektiğine henüz karar verebilmiş değilim. Ama sanırım sonra yaklaşıyorum. Buna nasıl mı karar verdim? Şöyle.

Pelin Amerika'ya gitti. Türkiye'ye alışamamış. Okuluna devam etmeye çalışacağını söyledi. Bir şey yapamadım. Tek yakın akrabam, kardeşim şu anda uçakta.

Hazel Alper'le bağrışlı çağrışlı küfürlü bir konuşma yaptı. ayrıldılar. Niye öyle oldu anlamadım daha geçen gün öpüşmekten Gırgır'dan atılmışlardı. Hazel dedi ki ''Ona baktığımda seni görüyorum. Buna katlanamıyorum.'' Benimle ilişkisini de bitirdi. Görmek istemiyormuş bir daha.

Eren ayrı bir alem. Özgür daima onun için önce geliyor. Görüşüyoruz arada, eğer Özgür'den zaman bulabilirse.

Barda tanıştığımız kız, Elif, sevgilisiyle Karayiplere kaçmış. Öyle duydum Gırgır'daki barmenden. Orada bir rock barda evlenmişler. Elif 18 yaşındaydı zaten. Mutluluklar.

Ben ise bütün bunları birkaç hafta içinde yaşadım, 2010'un götürdüklerini geri isterken, dibe vurdum. Şöyle özetliyim, kardeşim gitti, en yakın arkadaşlarımdan biri beni görmek istemiyor, diğeri sevgilisinin içine düşecek. Yeni yeni tanıdığım bir kız kocaya kaçtı, en kaba tabirle.

Alp ne oldu diye soruyorsunuz. İntihar etti.

Beni çok sevdiğini söylediği bir mektup yazmış. Ama o da Hazel gibi, beni görmeye katlanamıyormuş. Ama görmemeye de katlanamazmış. Nasıl oluyorsa ölmeye katlanabilmiş. Mekanı cennet olsun.

Hep derdim 'Game is not over.' diye. Ama sanırım yanılmışım.

01 Ocak, 2011

2010'un götürdüklerini 2011 geri getirse.

Uzun uğraşılar ve kafa patlatmalar sonucunda yılbaşı planlarımızı hazırladık. Alp'le görüşmüyorduk. Zordu benim için.

Neyse, planımız şuydu: Önce medyum'a gideceğiz, sonra kafelerden birinde tabu falan oynayacağız. Sade ama eğlenceli olacağına emindik. Medyum'a ben, Pelin, Eren ve Hazel birlikte gittik. 50 liraları bayıldıktan sonra bende pek istek kalmadı ama çaktırmamaya çalıştım. Zaten ortam bir acayip saçma sapan kuru kafalar, dekorasyonlarla döşemiş salak kadın daireyi. Kapıyı çaldık. Psikopat bir kadın açtı. Kambur, mavi peruk takmış, tüylü şalı var. Hangi filme özendiyse artık. İçeri aldı. Tam bir yere oturucam kadının kuyruğuna basmışız gibi çığlık attı. ''Aoehö! Oraya oturma! Şuraya geçin.'' Israrla başka yere oturtcak. La havle çektim geçtik oturduk.

Hazel dedi ki ''Biz geldik ama ben size inanmıyorum şahsen.''
Eren Hazel'in böğrüne dirseğini bir geçirmiş, görmeliydiniz. Sonra Hazel seansın sonuna kadar konuşmadı. Eren, ben ve Pelin aktif rol oynadık.
''Teyze.'' dedim. ''Alp'le ayrıldık ya, bitti mi her şey?'' dedim. ''Öncelikle teyze anandır.'' dedi. '' Ölmüş kadın hakkında konuşmayın.'' dedim. ''Ruhuyla bağlantı kurmak istersen 20 kağıdını daha alırım.'' dedi. Küfürü bastım. ''İşine bak sorumu cevapla.'' dedim. ''Alp başka bir kızın kollarına gitmiş gülüm sen ondan hayır bekleme daha.'' dedi. Çok sinirlendim. O sırada Eren NLP noktalarıma falan vuruyordu sakinleşeyim diye.
Pelin ''Ne olacak benim bu aşk hayatım?'' dedi. ''2011'de de bekar gezersin yavrum sen.'' dedi. Bir an Pelin'in gözlerinin yaşardığını sandım ama yanılmış da olabilirim günahını almiyim kızın.
Eren ''Özgür'ü seviyorum.'' dedi. Kadın devamının gelmesini bekledi. Devamı yok. '' Üzgünüm ama bu bir soru değil. Ne öğrenmek istiyorsun?'' dedi kadın. ''Hiçbir şey. Ben onu sevdiğimi herkesin öğrenmesini istiyorum. O hayatımdaki soruların cevapları zaten.'' dedi. Bir 'OOOOooo'' sesi yükseldi Hazel'den ama kadın kötü kötü bakınca susmak zorunda kaldı.

Baktık kadından bize fayda yok, attık kendimizi sokaklara. Özgür'ü aradım. ''Bu kız seni düşüne düşüne Konfiçyüs oldu yeminle. Alper'i de al gelin.'' dedim. Gırgır'a gittik.
Tabi bizde hava bin beş yüz. Minileri, topukluları falan çekmişiz. Baktım Hazel bar tarafına gidiyor. Bardaki kızı görmüş yine. Biz de gittik. Kızla bunlar muhabbete daldılar.

- Şey, meraba ben Hazel. Tanıdınız mı?
- Aa, evet. Sevgilime asılan? Merhaba otursanıza.

Hazel mosmor oldu. Ben de kendimi tanıttım.

- Ben Selin. Hazel'in arkadaşı. Siz onun kusuruna bakmayın potlar kraliçesi diye adı geçer okulda yoklamada.
- Okula gidiyorsunuz hâlâ değil mi? Lise sanırım. Sizin işiniz de zor.

Yalnız kız iki dakikada harcadı bizi. Bu sefer şansını Eren denedi.

- Ojeleriniz Chanel mi? Gerçekten çok yakışmış teninize.
- Gerçekten mi? evet, son seriden. Ojeden anlıyorsun demek.
dedi ve onlar kopkoyu bir muhabbete daldılar, çıkarabilene aşk olsun. Pelin de Edgar'ın yanına gitti. Ben Hazel'le oturdum bir yere Özgür'le Alper'in gelmesini bekliyordum. Aşkta ben kazanamadım. Bari arkadaşlarım kazansın.

Onların mekana girdiğini Hazel'in büyüyen gözlerinden anladım. Baktım önden Özgür girdi, Alper onu takip ediyordu. En arkadaysa Alp vardı. Alp vardı!? Alp gelmişti benim olduğumu bile bile!

Hazel ayağa kalktı, yüksek topuklulara rağmen kusursuz bir yürüyüş sergileyerek Alper'in yanına gitti. Yüzünü elleri arasına aldı. Öptü. Ama nasıl bir öpüş. Çocuğun dudaklarını sanırsınız yiyecek. -O sırada Hazel'in ağzı büyür ve Alper'in kafasını içine alır, sonra tüm bedenini. Tabii ki buralar Hazel'e masum bir gönderme.- Ben utandım onun şehvetli öpüşünü görünce. Zaten bir süre sonra mekandan atıldılar. Peşlerinden gitmedim çünkü kendilerine müsait bir ıssız sokak bulacaklarından emindim.
Özgür bir köşeye gitti. Tek başına oturdu. Yanına gittik, Eren onu görmemişti. Eren'in medyumdaki sözlerini naklen Özgür'e anlattım. İçi gitti garibimin. Kızın gönlünü almaya karar verdi. Eren'in o kızla konuşmasını böldü. Kız da zaten manitası gitaristin yanına gitti, moral verici sözler söyledi tahminimce.

Sonra ben Alp'e baktım. Kızın teki sırnaşıyordu. Dirty dance tarzı bir şeye girişmek amacındaydı yelloz. Alp kıza öyle kırıcı bir şey söyledi ki, hakaret etse, sövse daha iyiydi. Bana doğru geldi.

- Burası boş mu acaba?
- Kimleri görüyorum.. Tabii ki, sizin için her zaman boş.
- Kalbiniz de o denli mi boş bana karşı?
- Sadece siz vardınız, bunu anlayamadınız.
- Selin bak, benim hatam kendimi sürekli başkalarıyla karşılaştırmaktı. Özellikle Alper'le. Aştım onu ama yanındaki o sarışın herif sinirimi bozdu o yüzden geçen gün kırdım sanırım seni. Katlanamıyorum yanında birilerini görmeye.
- Alp herif homoseksüel.
Kahkasını tutmaya çalıştı.
- Üzüldüm onun adına. Peki güzel hanımefendi, benimle dans eder misiniz?

Gülümsedim. Bana uzattığı eli tuttum ve Plain White t's 1 2 3 4 eşliğinde dans etmeye başladık.

Beni o mutlu andan Eren'in çekip koparmasıyla kendime geldim. Eren'e içimden ayıp kelimeler söyledim. Yanına gittim.

- Selin ne olduğuna inanamayacaksın!
- Ne oldu?
- Özgür'le barıştık!
- İnanmıyorum, çok sevindim!

Bir süre Özgür'ü anlattı. Sonra tanıştığı kızı. Modayla içli dışlıymış falan. Adı Elif'miş. Manitasının adı Hakan'mış. Bir gün tanışma hikayesini dinleyecekmiş. Çok sevmiş.

İyi bir kız lakin baya bir aşağıladı bizi. Bir dahakine özünü tanımak umuduyla Eren'den ayrıldım Pelin'in yanına gittim.

- Selin ben Amerika'ya dönüyorum.
- O niye o?
- Alışamıyorum. Kimse yok burada. Orada bir erkek arkadaşım vardı. Ayrılmanın bu kadar ağır olacağını tahmin edememiştim.
- Pelin saçmalama. Nasıl geri dönüceksin?
- Bilmiyorum. Ya da ararım o gelsin.
- Nerede kalıcak?
- Bizim evde.
- Yol geçen hanı değil orası.
- O da alelade biri değil.

Sinirlendi biraz bana. Kalktı gitti. Ben de ''Amaan. Seninle mi uğraşıcam.'' dedim Alp'in yanına gittim. Kızın teki sırnaşıyordu. ''Hayatım otel rezervasyonunu yaptırdın mı akşam için?'' dedim. Kızın gözleri kocaman oldu, ''Memnun oldum.'' dedi defoldu gitti. Alp gülmeye başladı. ''Gerçekten rezervasyon ister miydin?'' dedi. ''Saçmalama be. Kızı kovalamak içindi o.''
Belimden tuttu, beni bedenine yasladı ve tatlı bir şekilde öptü. Geri sayımla uğraşıyordu millet. Bense o an için mutlu olabileceğim tek kişiyleydim.

Baktım, Eren de Özgür'e sarılırken gayet mutluydu.

Zaten salak müneccimin dediklerinin tersi çıktı. Haram zıkkım olsun o 50 liralar.

30 Aralık, 2010

Prince Charming

Alp bana bakarken hiçbir şeyi doğru düzgün yapamazken, bana suçlayıcı gözlerle baktığında sağlıklı düşünebilmem mümkün değildi. Okulu astığımı fark etmişti. Okulu onun için aksatmamı bile istememişken zamanında, şimdi sarışının tekiyle günümü gün ediyordum. Onun penceresinden baktığımda durum böyleydi.

- Merhaba Alp. Edgar'ı biliyorsun, arkadaşım, bazı sorunları vardı, konuşmaya ihtiyacı vardı o yüzden...
Edgar lafa atladı.
- Selin neden saklıyorsun Alp'ten? Bizi sevgili sanarsa diye mi? Sanarsa sansın abi, yok böyle olay. Herif seni bu kadar üzdüğü halde sen hala onu düşünebiliyorsun. Söylesene, o senin hayatına zebellah gibi çöktü diye astın bugün okulunu. Onu anlattın bana saatlerce. Ama o beyefendi senin ne düşündüğünü umursamadığı gibi üstüne trip atabiliyor. Ve sen buna katlanıyorsun. Bravo ya. İkinizi de tebrik ederim. Salaksınız siz. Ben gidiyorum. Siz de defolup gidin bir yerlere, gözüm görmesin.

Alp neye uğradığını şaşırdı. Ben ondan da beterdim. Peşinden gitmeye çalıştım ama taksiye atladı. Bende para yoktu, otobüs bekledim. Eve ondan çok sonra varacağımı düşünüyordum ki, Edgar evde bile yoktu. Çok kızdı bana. Kendimi o kadar çok üzdüğüm için..

Pelin'e anlattım olanları. ''Edgar böyle korumacıdır hep, öğrendi ya senin üzüntünün sebebinin Alp yüzünden olduğunu, biraz daha üzsün o çocuk seni, Alp'ten gider sorar hesabını. Öyle birisidir. Bu arada sana kızmakta haklı ben de kızıyorum. Alp saçma sapan şeyler için trip atıyor sana. Haksız olan o. Aramayı aklından bile geçirme.'' dedi. Tek çareyi ders çalışmakta buldum. Gece 2'ye kadar fizik çalıştım.-işte dostlar dünyanın sonu geliyor- Yattığımdaysa uyuyamadım.

Kapkara tavanı seyrederken Alp'ti kafamda dolanan tilkilerin sahibi. Onu neden bu kadar sevdiğimi açıklamak için neden bulamıyordum. Alper onun yanında daha göze çarpıyor fakat Alp masum. Temiz duygularla hissediyor bir şeyleri ve tek bir gülüşü yeterli benim ona tekrar tekrar aşık olabilmem için. Hiç bilmediğim bir yerde kaybolduğumda aniden, tesadüfen karşıma çıkacak kişi olur Alp. Anlatamıyorum bile, tutuk tutuk oldu dilim.

Önemli olan tek şey onu çok sevdiğim. Onu kaybetmekten korktuğum. ve aslında ona hiç sahip olamadığım..

27 Aralık, 2010

Christmas gavur icadır, İngilizce gavur dilidir ve bu ülkede gavura gavur demek yassah hemşerim.

Sabah Pelin beni uyandırmaya geldiğinde ben çoktan uyanmış, okula gitmenin ne zamandan beri benim için bir işkence olduğunu anlamaya çalışıyordum. Ulan dünyanın en salak kızı benken nasıl oldu da böyle saçma salak şeyler yaşadım, yaptım hiç bilmiyorum.

Önce çiftlikte gördüğüm birinden etkilendim. Ama öyle böyle değil. Sonra onunla naptım ettim tanıştım, o beni reddedince en yakın arkadaşıyla sevgili oldum, ondan ayrıldım yine ilkiyle yakınlaştım, sonra bir gay'le takıldım, şu an ise Alp'i seviyorum, kısacası dipteyim sondayım depresyondayım.

Yataktan kalktım, okula gittim. Fizik dersi vardı, hoca çok kızdı ödevimi yapmadım diye. Dakikaları saydım fizikten çıkmak için, öğle tatilini zor ettim. Hazel geldi '' Eeh, yetti canıma, ne olucaksa olsun. Ben Alper'i seviyorum.'' dedi. Dünkü konuşmamızı hatırlattım ona, çok kızdı. Haklı olduğumu biliyordum..

''Ben de Alp'i seviyorum da sevmekle bir şey olmuyor'' dedim. ''Olur. Okullarına gidelim.'' dedi. ''Bu saatten sonra gidemem.'' dedim. Gitmedim. Ama çok istedim... Onu görmek, konuşmak.. Her şeyi kendi ellerimle mahvetmiştim, özür dilenecek bir durum da değildi. Karışıktı. Ooof.

Edgar aradığında neredeyse ağlayacaktım. Bizim okula geldiğini, kağıda olduğunu söyledi. Koştur koştur çıktım. Kapıdaydı.

- Aa! Nerden çıktın sen?
- Alışverişe çıktım. Christmas işi var bizde biliyorsun, onu hallederim diye. Sana noldu böyle, dokunsam ağlayacaksın?

Fark ettim ki ben ona Alp'i falan anlatmamıştım eskiden bu çocuğa yanık olduğumdan.
Ve yaşlar şıpır şıpır aktı gözlerimden...

Edgar garibim, panik yaptı. Ne yapacağını bilemedi. Pılımı pırtımı aldım okuldan, gittik sessiz sakin bir yerde oturduk. Başından sonuna kadar anlattım olayı. Ne kadar kötü bir durumda olduğumdan, bunun da farkında olduğumdan bahsettim.

- İmkansız gözüyle bakıyorsun olaya, ama öyle değil. Bir şansın var. Ve kendini kötü hissetme. Bunu herkes yaşıyor.

Böyle bir sürü şey söyledi. Ağladım, konuştum rahatladım. Sonra o kız arkadaşlarını anlatırken, eve doğru yürüyorduk. Alışveriş yalan oldu tabii. Yolda güle oynaya giderken Alp'le karşılaştık.

Bana attığı o pis bakışı unutamam. Önce biz göz göze geldik, sonra sanırım Edgar'la göz göze geldi.

Okulu asmıştı. Okulu astığımı fark etmişti.

- Keyifler yerinde sanırım. Muhabbetiniz daim olsun, çiftlik çınlıyordu neşeli kahakahanızla. dedi.

Bir şey diyemedim.

22 Aralık, 2010

Ice Americano vs Ice Latte

Sumi'nin bahsettiği gay arkadaş durumu bende gerçekleşince, bu işlerden elimi eteğimi çekmeye karar verdim bir süre. Dokunduğum yeri kurutuyorum ve bunu diğer kızlara yapmaya hakkım yok. Bu şekilde yattım uyudum.

Ertesi gün okulda önce Eren'in yanına gittim.

- Kavga etmişsiniz Özgür'le?
- Evet. Bu sefer bitti galiba.
- Ama Eren haksızsın. Çocuk seni çok seviyordu, sence onları duymayı hak etti mi?
- Peki sence hayatımın içine bu denli girmeyi hak edecek biri miydi?
- Öyle ama...
- Selin onu seviyorum ama bir hayatım var. Siz varsınız. Önceliklerim var. Ben bunları gayet iyi biliyorum. Bir süre üzülürüm biter.

Konuşmak istemiyordu. Çok üzgündü. Üstüne gitmedim. Halletmem gereken diğer bir iş Hazel'di.

- Alper nasıl haberin var mı Hazel?
- Ay ne haberi be. Banane ondan.
- Hazelcim kasma. Salak değilim farkındayım her şeyin.
- Ne farkındası? Farkındalık testi mi bu?
- Üzgünüm canım ama onu seviyorsun.
- Yok öyle bir şey.
- Haz..
- Selin kes sesini. Yok öyle bir şey diyorum.

Onu düşünceleriyle yalnız bıraktım. Ertesi gün, onu sevdiğini itirafedeceğine emindim.

Pelin gün boyu biraz dalgındı. Sebebini sordum. ''Yiğit.'' dedi. Şu ergen kızların hayatında aşktan farklı konular da problem olsa keşke...

Okul çıkışı ona pastaneye gitmeyi teklif ettim. Gittik. Amerika'dakilerden bahsetti. Yiğit'ten bahsetti.. ''Ben.'' dedi. ''Bu çocukla vakit geçirmeyi çok seviyorum.'' dedi. ''Ama Gırgır'da iddia sonucu tanıştık yani bana gelmez öyle şeyler.'' dedi. Bir süre bunu tartıştık falan. En sonunda o da bunaldı. ''Dur sana bir profiterol ısmarliyim.'' dedi. Garsonu çağırdık. Uzaktan cool gibi görünüyordu, kırmızı kazaklı falan ama yanımıza bir geldi. ''O bi' gülmesin.'' dedim. Pelin de onayladı. Lanetli gibi bir şeydi çocuk tövbe ya. Zaten kahve isterken artistlik yaptı bana. Menüye baktım Ice Americano var. Denemedim daha önce ama adı hoşuma gitti o anda. Dedim ki;

- Ben bir ice americano alayım.
- O biraz serttir ama. Sade Türk Kahvesi'nin içine buz atıyoruz.
- Sorun olmaz ben severim.

Pelin de destekledi:

- Evet evet, Selin sever sert şeyleri. Peli ice latte nasıl?
- Sütlü nescafe'ye buz atılmış gibi.
- Peki, ben de onu alayım.

Garson uzaklaştığında Pelin'i dürttüm.

- Bittim ben Pelin. Kesin expresso single gibi bir şey americano. Nasıl içicem ben onu ya!
- Çocuğa artistlik yaparken iyiydi. Bir de eli yüzü düzgün olsa neyse.

İçime kapandım kahveler gelene kadar. Geldi, tadına bir baktım, aynı expresso single. Soğuk hali. Berbat bir tattı. İçemem dedim Pelin'e, ama bir yandan garson bizim masayı gözlüyor, hesabı getirdiğinde ''Ben size söylemiştim.'' falan diyecek diye çok korkuyorum. Gurur meselesi yaptım. Ben bunu içerim dedim. Pelin ''Taş-kağıt-makas oynayalım, kaybeden 30 saniye içer.'' dedi. Yaptık. Üst üste iki kere kaybettim. İçtim de. Ama midem nasıl oldu anlatamam. Kusa kusa çıkabilirdim o anda o pastaneden. Sonra Pelin iki kere kaybetti. İçti, o da kötü oldu. Sonra dedi ki ''Arkanda oturan biri var, baksana nasılmış, gözü bizim masada.'' Baktım. Herif 30larındaydı resmen. Ya da 25 üstü. O kadar vardı ama. Karttı bize göre. ''Oha Pelin herif sübyancı mıdır nedir.'' Hayalleri yıkıldı garibimin. Bir bardak ice americano'yu içmem yetmezmiş gibi, ikizime elin 30 yaşındaki herifi asılmıştı. Sinirim bozuldu. ''Kalk gidiyoz.'' dedim. Çektik eve geldik.

Edgar yazık mahcuptu dünden sonra ama ben normal davrandım o da normal davranmaya başlayabildi. Kıyamam ya. Zaten memleketinden uzakta..

Gece yatağa yattığımda aklım Hazel ve Eren'in problemlerindeydi.
Ergen ve salak olmak gerçekten zor. Belki öyle olmasam onlara yardımcı olabilirdim...

21 Aralık, 2010

Gay Guy*

Ertesi gün, Edgar'la sözleştiğimiz gibi alışverişe gittik. Kahvaltıyı yaptığımız gibi gittik hem de. Pelin mırın kırın etti. Gelmek de istemedi, evde tek kalmak da. Hazel'i de arayıp Eren'lere gitmeye karar verdi. Cici kız modu. Yersen.

Biz de Çiftlik'in en başından başladık mağazalara girmeye. Kendime bir pantolon, Pelin'e bir tişört, Edgar'a da hediye olarak bir atkı aldım. Zaten çok yakışıyor atkı ona. O da bana deri eldiven aldı, siyah. Çok tatlılar. Alışveriş boyunca tek kelime şikayet etmedi. Sadece bir kere ''Enerjine hayranım, ben çok yoruldum.'' dedi. Kıyamadım, bir yere oturduk. Zaten üşümüştük de. Sıcak çikolata içtik.

- Teşekkür ederim benimle geldiğin için. Tüm stresimi attım sayende.
- Ben de çok eğlendim. Sinemaya gideriz bir günde.
- Gitmez miyiiiz. Gideriz tabii.

Çok şirin ve romantik. O adeta Cenk Erdem'in bahsettiği kendinden prensli beyaz at...

Eve döndüğümüzde gerçekten çok yorulmuştuk ama benim için önemli bir gündü. Tüm günü Edgar'la geçirmiştim. Eheh, hem de baş başa. Sonra o bana yemek hazırladı. Güllü, çiçekliydi yine. Yemekler de çok lezzetliydi. Herif işini biliyor ya. Yemekten sonra ikimiz de yorgun argındık ve üstüne üstlük karlı havada bütün gün sokaktaydık o yüzden battaniyeye sarınıp oturma odasına geçtim. O da yanıma oturdu. Pelin hala ortalarda yoktu. Aslında saat o kadar geç değildi ama çok yorulmuştum o yüzden uykum gelmişti. Başımı Edgar'ın omzuna yasladım. Bana daha da yaklaştı, sarıldı. Sanki yanan bir şöminenin karşısındaydık... Ama öyle bir şey yoktu tabii. O ortamın hiç bozulmaması için içimden binlerce kez dua ettim. Sonra bana ''Selin.'' dedi. Kafamı ona doğru çevirdiğimde yeşil gözleriyle karşılaştım. Yeşilin en güzel tonuydu sanki... Yüzü yüzüme çok yakındı. Kendime engel olamadım, ona doğru yaklaştım. Öpmek için. Sanki nutku tutulmuştu. Geri çekilemiyordu, ama öpemeyeceği de belliydi. O sırada lanet olası bir ses duydum. Pelin'den.

- Selin sen ne yapıyorsun!

La havle çekip ona döndüm.

- Ne yapıyormuşum Pelin? Hı?
- Sonra anlatırım. dedi ve gitti. Ama kahkaha sesleri bana kadar geliyordu. Edgar'a tekrar baktım. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.

- Şey, ben sadece arkadaşız sanıyordum Selin. Kusura bakma, şaşırdım biraz. Ben, pek sizin gibi değilim. Yani, sizin gibiyim bir bakıma.. Neyse işte Pelin söylese daha iyi olur.

O da gitti. Ben de odama gittim, olanları anlamaya çalışıyordum. Pelin geldi, neredeyse üstüne atlayacaktım.

- KONUŞ!
- Selin Edgar kızlardan hoşlanmıyor. Anlarsın ya.

Dünyam tam da o anda başıma yıkıldı. İşte bu her şeyi açıklıyordu. Alışveriş sevmeler, romantik tavırlar, süslü püslü yemekler..

Kalktım yanına gittim Edgar'ın.

- Edgar. Şey, ben çok üzgünüm sanmıştım ki.. Neyse ama, zaten saçmaydı.
- Sanırım bir daha beni görmek ist..
- Sinemaya ne zaman gidiyoruz?

Ona gerçekten kızgın olmadığımı anlayınca gözleri parladı. Benimle arkadaş olmayı sevmiş gerçekten. Zaman geçirmeyi... Bu da bir şeydir.

Sonra rahat bir uyku için odama döndüm. Biraz tuhaflaşmıştı her şey ve hayal kırıklığı elbette vardı ama o kadar sorun etmemiştim. Zaten sorun etmeye vakit yoktu Pelin konuşmaya başladı.

- Eren'le Özgür kavga etmiş.
- Neden!?
- Eren Özgür'e ''Hayatımı hep sana endeksledim, beni çok kısıtlıyorsun. Arkadaşlarımı bile ekiyorum senin için ve vicdan azabı çekiyorum sonra. Beni çok yoruyor.'' demiş. Özgür de kırılmış tabii. Bir süre uzak kalmak istemiş. Eren çok üzgün.
- Yarın giderim yanına.
- Bu arada Hazel senden köşe bucak kaçıyor.
- Ayol o neden?
- Alper'den hoşlanıyor galiba. Yani öyle olduğundan şüpheleniyor. Bu yüzden çok sinirli ama senden çekiniyor.
- Amaan o köprünün altından çok su aktı. Endişelenmesin. Onunla da konuşurum.
- Doğru, Edgar vardı. Anlatsana nasıl oldu.
- Uykum var. dedim, döndüm uyudum. Dalga geçmeye yer arıyor. Gülerek odasına gitti, Edgar'a da sormuştur kesin aynı soruyu.

Pis ya. Sinir bozucu



*Sliwercım bu söz öbeğini bularak asrın deyimini icat etti. Çelengini takdim etmek üzere kürsüye davet ediyorum.

20 Aralık, 2010

Romantiksin, rüyalarda yaşarsın...

Ertesi gün aşırı kar yağışı yüzünden okullar tatil edilmiş biz de evde bunu bir şampanyayla kutladık. -demek isterdim fakat ben yalvar yakar Pelin'e sıcak çikolata yaptırdım öyle kutladık. Ben dedim ki ''Gırgır'a gitmeliyiz.'' Pelin dedi ki ''Gırgır'a gitmeliyiz!'' ''Edgar dedi ki ''Gırgır ne?'' Açıkladık.

- Bak Edgar, Gırgır bir cafe. Gençler takılır. Biz neyiz? Genciz. Yani biz de takılırız. Çok eğlenceli canlı müzik falan var. Pelin'le hep oraya gidenlere özenirdik. İlk gidişimiz olacak.
- Harbi çok pis özenirdim. Ulaşılmaz gelirdi o zamanlar Gırgır.
- E o zaman ben kızlara haber saliyim. dedim ve telefonu elime aldım.

Eren ve Hazel'i aradım. ''Akşam Gırgır'a gidiyoruz. İtiraz istemem.'' dedim. ''İtiraz eden kim ağbi?'' dedi Hazel. ''Gırgır mı!? Hani şu nirvana olan!? Ben varım!!'' dedi Eren.

Bütün gün evde onun hazırlığını yaptık. Size Gırgır'a gitmenin önemini şöyle anlatabilirim: Bir dönüm noktasıdır o. Ya Gırgır tayfasındansındır, ya da değilsindir. Öyle bir durum. Edgar yarappim nasıl bir insan o ya. İlk gördüğümde pek hoşlanmamıştım ama ağız burun hokka gibi herifte. Giyinmekten harbiden iyi anlıyor. Bu sefer kazak giymiş ama nasıl yakışmış anlatamam. Siyah keten pantolon giymiş, siyah uzun mont. Botlar o biçim. Destansı yani. Pelin ekose desenli bir çorap giymiş, üzerine şort ve üzerine sade siyah bir badi. Topuklular yine iki Pelin konseptinden yola çıkılarak seçilmiş. Çok şık olmuş. Ben bir elbise giydim, dizlerimin üzerinde. Nasıl anlatsam boyunu bilemedim. Pelin'in ayakkabılardan birini de aşırdım. Hoş oldum övünmek gibi olmasın.

Sonra otobüse binip Gırgır'a gittik. Ya, ne zaman havalı bir şekilde şehirde ulaşım yapacağım hiçbir fikrim yok. Donanmış gelinler süslendik ama gidip otobüse bindik şu işe bak.

Uzatmiyim, Gırgır'a gitmek üzere Eren ve Hazel'le buluştuk okulun önünde. Onlar da destansı görünüyorlardı. Hazel mini etek giymişti, Allahı var çok yakışmış kıza. Eren dar kot giymiş, beyaz badi giymiş, topukluları da çekmiş. Topuklu ayakkabı ve pantolon zaten süper oluyor, beyaz badiyle kot da keza öyle, bu üçü harika olmuştu. Ulan süslenmiştik o kadar uğraşıp ama değmişti yani.

Gırgır'a girişimiz ayrı bir güzeldi. Edgar'ın hele havasından geçilmiyor. Dört adet taş gibi kız herifin peşinde pervane. Ama koluna girme şerefine nail olan bendim. Ay içim kıpır kıpır oldu dokundukça. Zaten biliyorsunuz her daim gülümsüyor o. Eridim bittim. İçeri girdiğimizde ortam zaten loş, etkilenmem birkaç kat arttı. Ama merak etmeyin +18lik mekanlardan değil. Kafe ve bar tarzı karışık bir yer. 18 yaşından küçüklere alkol satışı yapılmıyor, kimse sarkmıyor vs.

İçeri girdik, geçtik bir yerde oturuyoruz. Pek dikkat etmiyorlar bize ama. Dağıldık içeride. Edgar dedi ki ''Selin yanımda kal, herifler sarkacak falan, kavga etmek zorunda bırakma beni.'' 16 yaşındayım, hala sübyanım, kimsenin umrunda değilim; ama o unutmuş galiba. Benim de işime geldi. Dibinden bir saniye ayrılmadım. Çift gibi takıldık falan güzeldi yani. O sırada Eren, Pelin ve Hazel birlikte takılıyorlardı. Bir masaya gitmişler, avlarını bekliyorlar, bir yandan vişne sularını şarap diye yutturuyorlardı. Sanırım fikir Eren'den çıkmıştı. Ah şu gençler...

Edgar'a yavşayan kızlar oldu, hepsine çok sinir oldum dövmek istedim ama Edgar hissetti galiba, başından kibarca savdı hepsini. Dedim ki ''Haydi kızların yanına gidelim.'' Hala sap olan arkadaşlarımızın yanına gittik. Eren'le Pelin içecek (vişne suyu) almaya gittiler. O sırada Alper'i gördüm. Hazel'i dürttüm. {Kafiyeye gel}

- Bak sen... Kimler varmış burada.
- Üff. Yine mi onlar ya.

Alper birkaç arkadaşıyla gelmişti. Beni gördü, hemen yanımıza geldi ve Edgar'a ölümcül bakışlar attı. Ama benden sonra Hazel'i görünce bakışları baya bir yumuşadı. Gözleri direk kızın bacaklara gitti. Pis sapık nolucak. Hazel'e selam verdi. Hazel de karşılık verdi. Sanırım o da biraz etkilenmişti. Allahı var hoş çocuk ama işte huyu kötü anam. Düşündüm. Hazel'le Alper çıksa, bir şey hissetmem tabii yanımda Edgar varsa.. Alper Hazel'le bar tarafına gitti, bir şey alamayacakları halde, Hazel'le konuşmaya çalışıyordu, Hazel de istemem yan cebime koy edasıyla karşılık veriyordu. Biz de Edgar'la tekrar baş başa kaldık.

- Yarın ne yapsam acaba ya? Çok sıkıldım. Sen ne yapacaksın Edgar?
- Sen ne yaparsan onu. Alışverişe gitmeye ne dersin?
- Nasıl yani? Birlikte mi? Erkekler alışverişten nefret eder!
- Ben de tek başıma gitmeyi sevmem ama seninle eğlenceli olabilir.

O anda mutluluktan başm döndü. Sanki 700 promil alkol almışım da dünya bir tarafıma minareymiş gibi hissediyordum. Bir erkek. Alışverişe gitmek istiyor. Benimle. Kendi iradesiyle.
O anda geçirdiğim küçük çaplı fenalıktan sonra kendime zar zor geldim ve bakışlarımı bardaki Hazel ve Alper'e çevirdim. Hazel Alper'i saptayamadığım bir nedenden ötürü tersledi. Alper trip attı döndü gitti. Hazel sinirlendi saçlarıyla oynamaya falan başladı. Yanında bir kız vardı. Konuşmaya başladı.

- Üzülme. Tartışmalar her çiftin yaşadığı sorunlardır.
- Ne çifti ya. Biz çift falan değiliz, olamayız da.
- Dışarıdan şey sanmıştım..
- Neyse ya. Sinirlerim bozuldu işte. Aslında şu sahnedeki de fena değilmiş.
- Şey.. O benim sevgilim.

O anda Hazel'in yüzünü görmeliydiniz. Ben gördüm, kahkaha atmaya başladım. Edgar anlam veremedi.

- Şey, çok pardon ya ben bir arkadaşa benzettim galiba. Allah sahibine bağışlsın. Merhaba ben Hazel.

Kız anlayışlıydı da Hazel'in ağzı ve burnu arasındaki mesafede oynama yapmadı. Neyse ki.

- Ben de Eylül. Memnun oldum. Sahnedeki gitarist benim sevgilim. Aslında bu durum başıma çok gelir o yüzden alıştım artık. Onun yüzünden hep buralarda takılırım. Bir daha karşılaşırsak, mutlaka görüşelim.

dedi ve çıktı gitti. Hazel de yanımıza geldi yediği bu naneyi anlattı. Komik kız.

Edgar, kahramanım, beyaz atlı prensim bizden birkaç yaş büyük olmanın verdiği sorumlulukla bizi toparladı, saat ilerledi gerekçesiyle evimize götürdü. Ben onu düşünerek uykuya daldım, o ise en son horluyordu...

19 Aralık, 2010

Kilise Düğünleri *Sliwer'a göz kırpışlar*

Ertesi gün Pelin'i uyandırmam zor oldu. Hem de çok zor oldu. Gece geç geldiği için kalkamadı bir süre. Kendini hala Amerika'da sanıyor. Ama bana külyütmaz Selin derler.

Tıngır mıngır okula giderken aklım Egdar'la evde kalmıştı. Bunu Pelin'e söylemedim, yine kahkaha krizine girmesinden korktum.

Okulda Eren sıranın üzerine yatmış hayal kuruyordu. Kafasının üzerinde uçuşan hayalleri ben bile görebiliyordum. Bir ev, bir araba, topuklu ayakkabılar, Eyfel Kulesi'nin önünde bir resim, Özgür...
Beni gördüğünde hayallerine bir 'pof' sesiyle ara verdi. Duydum o sesi.

- Selin Özgür'le tartıştık.
- Neden?
- Gözümün önünde bir kızla flört etti.
- Eyvahlar olsun! Nasıl?
- Bir mağazaya giriyorduk. Ben girdim önce. Peşimden kızın teki daldı. Bu da kapıyı tuttu kız için. Kız buna gülümsedi. O da karşılık verdi.
- Asrın hatası!
- Aynen öyle. Ayrıldık önce, ama sonra barıştık.
- Sanırım ayrıldım ama sonra barıştım demen lazım. Zira haberi olduğunu bile sanmıyorum.
- Eh, biraz öyle. Kıymetini bil hazır varken.

Ben Eren'e nutuk çekerken Hazel ''Selin müzikçi seni çağırıyor.'' diyerek içeri girdi. Koştur koştur yanına gittim hocanın.

''Bak Selin.'' dedi. ''Bazı problemler yaşadığınızı duydum.'' dedi. ''Bu şekilde çalışamazsınız sanırım.'' dedi. ''Zaten benim sizinle farklı planlarım var. Bağımsız bir grup olacağız ve grubu yenileyeceğim.'' dedi. ''Ama gidip o okulun hocasına bu durumu senin de söylemen lazım.'' dedi. ''Öğlen bir ara git.'' dedi. ''Peki hocam'' dedim ama hiçbir fikrim yoktu nasıl olacağıyla ilgili.

Durumu Pelin'e anlattım, umursamadı fazla. Eren ''Yanında olmak isterdim ama Özgür'ü görmek istemiyorum bir süre.'' dedi. Hazel atladı. ''Gidelim de Alper'le yarım kalan işimizi bitirelim.'' dedi.
İşleri yarım kalmamıştı zaten bitirmişlerdi ama Hazel'e söylemedim çok sinirliydi. Kavga falan çıkarır, bela alırız yok yere diye gelmesini istemedim. Biraz kızdı. Takmadım o kadar.

Gittim öğlen conconların okuluna. Henüz dersten çıkmamıştı onlar. Bahçede oturdum bekledim.
Ne farklı duygularla hayatıma girmişti bu okul. Alper'in hayatımın aşkı olduğunu sanmıştım. Sonra Alp vardı.. Eren Özgür'ü tanımıştı. O zamanlar bu okulun önünden her geçişimde içimin bu denli burkulacağını düşünmezdim. Alp'i her gördüğümde ilk anda duyduğum üzüntünün tekrarlanacağını da... Dersten çıkmışlardı. Yanıma geldi yavaş yavaş.

- Nasılsın Selin?
- İyiyim Alp. Sen nasılsın?
- İyiyim. Hayırdır?
- Müzikçiyi görmeye geldim. Gruplar ayrılıyor da.

Aynı burukluk onda da vardı.
- Şu hale bak. Neyse. Hoşçakal.
- Hoşçakal.

Artık 'görüşürüz.' demiyor..

Alper'i görmeden -neyse ki- müzik hocasıyla konuşup işi halledebildim. Gruplar resmen ayrılmıştı. Geldiğimiz gibi sessiz sedasız gitmiştik hayatlarından da okullarından da... Öğleden sonra okul sorunsuz geçti ve eve döndük.

Eve girdiğimizde burnuma dolan kokular aklıma Edgar'ın aşçılık okulunda okuduğu ihtimalini getirdi. Kesin öyleydi. Ama sordum, normal senin benim okullarımızdanmış. Sanırım benden iyi yemek yapmasını kıskanıyorum. Ama evde oturup oturup bize yemek yapması da ilginç. Kesin o da benden hoşlanıyor.

Tam Pelin'e bu konudaki teorilerimi anlatacaktım ki o konuşmaya başladı.

- Bugün şu geçen gece tanıştığım çocuk aradı. Öğlen buluştuk bir yerlerde oturduk. Konuştuk falan. Hoş sohbet biri.
- Bu durum yemekte bile mesajlaşmanı açıklıyor.
- Öyle değil ya. Normal konuşuyoruz.
- Pelinciğim. Filmlerde, kitaplarda ve gerçek hayatta bu cümle söylendikten hemen sonraki gün, bak bir hafta bile geçmeden, ''ben ona aşığııııııım'' durumlarına giriyor genç kızlar. O yüzden öyle söyleme. Bu arada. Adı ne bu keratanın?
- Yiğit.
- İyi. Yarın da onu sevdiğini öğreniriz.
- Sanmıyorum. Ben yatıyorum ya moralimi bozdun.

Pelin saat 6'da (yazıyla 6) uyumaya gitti. Aslında bence odasında Yiğit'le konuşuyordu. Neyse kurcalamıyorum.

Edgar oturma odasında oturuyordu. Bir dizi izliyordu anlamaya çalışıyordu yazık. Yanına gittim ben de. Oraları özleyip özlemediğini sordum. Özlüyormuş ama bura da eğlenceliymiş. Mutluymuş ,sadece evde tek kalmak sıkıcıymış. Muhabbetimi falan sevmiş benim.Mest oldum mest. Baya bir konuştuktan sonra, yatmaya gittim. Rüyamda Edgar'la bir kilisede evleniyorduk. Töbe töbe kafir olup çıkıcam.

18 Aralık, 2010

Güzeller içinden bir seni seçtim.

Sessiz sakin bir yemeğin ardından evde oturup televizyon izledik demek isterdim fakat yemekte baya bir konuştuk. Eğlendik falan. Edgar'a laf çarptım sürekli ne zaman gidiyorsun tarzından ama o şirin şirin gülümesemeye devam etti. Yemekten sonra masayı Pelin'in toplamasının ardındansa dışarı çıkmak için hazırlanmaya başladık. Pelin'in kokoş dolabının önüne geçtik doğal olarak. Kız hayvansı bir içgüdüyle dolmuş alışveriş yapmak için. En sonunda kıyafetlere karar verdik. Ben siyahlı grili bir elbise seçtim, Pelin kırmızı mini bir elbise. Benim elbisem makul boydaydı neyse ki. Giydiği ayakkabılarsa altın vuruşu yaptı. Giydiğinde iki Pelin boyutuna ulaşmıştı! Ben hafif topuklu bir çizmeyle kurtardım kendimi ve Edgar'ı anlatmaya kelime nasıl bulunur bilemiyorum.
Spor bir pantolon giymiş. Üzerine kareli yeşil-siyah bir gömlek ve içinde siyah düz bir tişört vardı. Atkısını da karizmatik bir şekilde bağlamış, bizi bekliyordu kapıda. Amerikalılar harbiden zevkli insanlar.

Donanmış gelin gibi süslenmiştik ama tek sorun nereye gideceğimizdi. Koyver gitsin dedim, gençlerin tekelinde olan bir mekana soktum bunları. Geçtik oturduk. Ama bariz yani dikkat çektik. Birkaç kız Edgar'a bakıp bakıp gülüyordu. Dedim ki Amerikalıya ''Sen ingilizce konuş, havan olur.'' Harbiden işe yaradı. Birkaç kızdan ikram, birkaçından teklif aldı. Reddetti tabii. Birkaç kere göz göze geldik, hherife bakmaya doyamıyordum. Loş ışıkta baya hoş görünüyordu. Göz göze gelince benim içim zaten bir hoş oldu. Başkasına bakamaz oldum. Pelin'se radarları açmıştı. Karşıdan bir çocukla kesişiyordu. Dedim ''Sen o çocuğun yanıan gidip tanışıp, sohbet edemezsin.'' ''Yaparsam napıcaksın?'' dedi. '' ''Ayakkabı alırım sana.'' Gözlerinin nasıl parladığını görmeliydiniz. ''Çocuk cepte.'' dedi ve çalım ata ata masalarına gitti. Ama nasıl kırılıyor konuşurken, çocuklar hipnotize olmuş zaten. Oturdu yanlarına, konuştular baya bir süre Kalkarken bir kağıda bir şeyler yazdı-büyük ihtimalle telefon numarasını- ve yüzünde bir zafer edasıyla yanımıza geldi. Sanki Çanakkale cephelerinden birinde komutan arkadaş.

- Ayakkabımı ne zaman alıyorum?
- Öff. Bir ara çıkar alırız.
- Neyse şimdi gitmem lazım, başka bir mekana gidiyorlarmış, parti varmış, onlara katılıcam ben. Siz takılın. Geç kalmam eve.

Vay be dedim. Biz hala Edgar'la oturmuş kola içiyorduk. El mahkum ama, madem mecburum Amerikalıya alışmaya, tanıyalım birbirimizi diye, sohbet çabalarına karşılık verdim. Gerçi ben dünden razıyım onu tanımaya. Özene bezene yaratılmış gibi. İngilizce konuştuk, hem pratik oldu bana da. Ama bendeki havayı bir görseniz. Şarap gibi adamla oturmuş konuşuyorum falan, kızlar beni parçalamak istiyor, ben halimden memnunum.

Hava atmaktan dikkatini toplayabildiğim sürede hikayesini öğrendim. Farklı bir şey yok. Liseyi bitirmiş, gap year için Türkiye'ye gelmiş. Yani bir işe girip çalışması lazım. Yardım istedi, müsait bir zamanda halletmek üzere söz verdim.

Pelin'le Amerika'daki maceralarından bahsetti. Eğlenceliydi onu dinlemek ve saat ilerlerdiğinde, eve döndük. Pelin gelmemişti henüz, tahmin ettiğim gibi.

Yattım uyudum.

Edgar ismi karizmatik aslında bence.
Evet ya, baya karizmatik.

Bence Amerikalı değil, uzaylı ama yalan söylüyor.

Fosur fosur uyuduğum bir gecenin sonunda sabah erkenden uyandım okula gitmek için. Baktım Hazel yok. Aynaya rujla ''Okulda görüşürüz.'' yazmış. Kağıda yazsa ölürdü sanki. O aynayı temizleyecek olan benim, atraksiyonu yapan o. Ne ala memleket. Aynada o ruj izlerini görünce sinirim bozuldu zaten, gittim Alper'i uyandırmaya, o da yok. Hazel herhalde kovdu bir güzel. Gittim Pelin'in kulağının dibine, uyandırdım kızı. Edgar bile uyandı Pelin uyanmadı. Biraz daha bağırdım, neyse hallettim o işi. ''Pelin.'' dedim. ''Bugün pazartesi yani okul var. Seni kaydettirelim benim okula.'' '' Ya 5 dakika daha uyusaaam?'' diye cevap verdi. Cırladım biraz. Kalktı. Söylene söylene giyindi, benim okul formama bir ton laf etti. Çok güldü. Tam evden çıkacağız aklıma Amerikalı geldi. ''Ne olacak bu Amerikalı'nın hali?'' dedim. ''İşsizlik biraz sıkıntı ama o da aşılabilir bir problem.'' dedi.

- Onu demiyorum, biz okuldayken ne yapacak?
- Evde oturacak.
- Ya olur mu adam yabancı.
- Selin ben Amerikada bu adamla ev arkadaşıydım.
- Pelin sana söyleyecek laf bulamıyorum ben. Evimizde kalamaz.
- Kalır. Güven bana.

Pelin'e ne zaman güvensem başıma bir iş gelir. Tek çare oydu ama. Gittik okula. Bir sürü evrak falan istedi idare. Pelin 'başlarım böyle işe' durumlardındaydı ve biliyorum tek başına hayatta halledemez. Türkiye'deki sistemden bir haber. Okulu asmam gerekti. Onun ikametgahıdır şusudur, pasaportudur, bir araya topladık kaydını tamamladık. Okul formasını da aldık. Ama işlerimiz bittiğinde okul çıkışına da az bir zaman kalmıştı. Derse giremedim yani. Sonra aklıma Hazel ve Eren'le hiç görüşmediğimiz geldi. ''Hadi okula gidelim de kızları bekleyelim.'' dedim. Ders çıkışını bekledik. Okuldan ilk çıkan Eren oldu. Kız resmen uçuyordu.

- Selin ne olduğuna inanamazsın!
- Ne oldu?
- Dün sizden çıktıktan sonra Özgür'le sahilde oturuyorduk. Serenat yaptı!
- Vay be. Çok romantik.
- Aynen öyle. Sesi çok güzel, çok güzel gitar çalıyor. Selin ben bu çocuğa her gün yeniden aşık oluyorum! Neyse şimdi yanına gitmem lazım, öptüm.

Geldiği gibi uçarak çıktı gitti. Sonra Hazel yanımıza geldi. Pelin lafa atladı.

- Ee, kızlar. Akşam napıyoruz?
- Bir şey mi yapıyoruz? dedi Hazel.
- Yarın okula başlıyorum. Bu son günümde evde oturacak değilim. Zaten memleketimi özlemişim.
- Ben gelemem ya, akşam sülalece toplanıyoruz bizde. Size iyi eğlenceler.
- Tamam sonra görüşürüz Hazel de, sabah erkenden gitmişsiniz, dedim.
- Evet ya, kıyafetlerim yoktu ya eve gitmem gerekti. Alper'i de kaldırdım, defolsun evine. Onunla uğraşacak halin yoktu. Zaten bir ukala tavırlar. Yok ''Ben Selin'i görmeden gitmem.'' Yok ''sen bana karışamazsın.'' Ayağımın altına alıcam bir gün, kalıcak öyle.
- Sana da hal hatır soruyoruz borçlu çıkıyoruz. Hadi o zaman biz Pelinle eve gidelim Amerikalı evi kim bilir ne hale getirdi.

Pelin yol boyunca bana Edgar'a karşı nazik olmamı öğütledi. Yol boyunca müzik dinledim ben de. Eve vardığımızda kapıyı korka korka açtım. Filmlerdeki gibi yalnız kalan her Amerikalının parti vereceğini düşünüyordum. Ama ev kalabalık değildi. Edgar mutfakta şarkı söylüyordu. Baktım, herif yemek yapıyor. Masayı falan hazırlamış hatta. Ne yalan söyliyim ömrümde öyle güllü çiçekli masa hazırlamadım. Benim bu kadar şaşırmamın aksine Pelin gayet normalmiş gibi üstünü çıkardı, ellerini yıkadı, hazırlamaya yardım etti. ''Selin sen git üstünü başını çıkar, yemeği yiyelim, sonra alemlere akıcaz bebeğim.'' dedi. Odama gittim.

Evimizde bir kızdan daha güzel masa hazırlamayı bilen bir erkek var.
I.Dünya Savaşı'nda İtilaf Devletleri'nin üst üste yaşadığı şoklardan bile daha büyüktü benimkisi.

17 Aralık, 2010

Hazel'in pijaması, L beden erkek pijamasııı!

- Ben odama gidiyorum. Pelin sen Amerikalı'ya sahip çık, orada yatın. Hazel sen benim odama gel, Alper sana oturma odası kalıyor. İyi geceler.

Herkes memnundu. Konuşmamı bitirince sırayla 3 iyi geceler, 1 Good Night duydum ve Hazel'le odama gittim.

- Selin birlikte kalırız dedin ama dostum burada tek yatak var.
- Evet ama Alper'le kalmak istemezsin sanırım.
- Evinde cinayet işlensin istemezsin sanırım?
- Tamam hadi çok konuşmada şu pijamaları giy. Misafir pijaması. Ama erkek pijaması sanırım.
- Selin hayatta giymem bunu.
- Giyersin.

Giydi el mahkum. Anasının evi değil sonuçta. *burayı okurken ne tepki verecek acaba Sumi*
Yüzünü bana döndüğünde suratında patlayan flaşın etkileri yüzünden, bir flaş daha patlatmak zorunda kaldım. O mimiği kaçıramazdım.
L beden lacivert erkek pijamalarıyla harbiden karizmatikti. Onu o halde çektiğimi fark ettiğinde düştüğü dehşetin bir etkisi olaraksa elimdeki fotoğraf makinesine saldırdı. Galip gelen bendim.

- Selin seni lanetlerim.
- İyi geceler.
- Selin o fotoğrafları çektin, döndün kıçını yattın. Beni kullanıyorsun.
- ZZzz..

O benim uyuduğumu düşünürken ben ne yapıyordum tam hatırlamıyorum ama Hazel bir süre sonra sıkıldı kalktı. Onu biliyorum. Odadan çıktı. Sonra bir gürültü duydum, düşme sesi. Bir gürültü daha duydum, kısık sesle bağırmalar, bir su içme efekti ve hışımla odaya geri dönüşü.
Merak etmiştim neler döndüğünü.
- Hayırdır ya ne oldu orada?
- Ne oldusu mu var. Sıkıldım su içmeye gittim...
- Sıkılınca su içiyorsun. Hm.. Devam et.
- Giderken düştüm...
- Evde halı bile yok düşüyorsun. Evet?
- Alper de oralarda bir yerlerdeydi. Evde gezintiye mi çıktı napıyorsa. Ben düşünce yardım etti kalkmama. Çemkirdim biraz. ''Sen kim oluyorsunda bana dokunuyorsun, git yat, Selin'e dua et..'' tarzı. Biraz çekindi. ''Yardım etmek istemiştim.'' dedi. La havle çektim mutfağa gittim, geldim.
- Hazel harbiden abartıyosun. Canavar değil erkekler.
- Bunu senin söylemen ne tür bir ironi?
- Tamam Alper biraz öyle. Ama altı üstü yardım etmiş.
- Selin bir kere de benim tarafımı tut ya. Bir kere. Sen benim arkadaşımsın.
- ZZzz...

Bu sefer gerçekten döndüm kıçımı yattım. Nelerle uğraşıyoruz yarappim ya.

Çocuklar Duymasın zili

- Evet Pelin, anlatmaya başlayabilirsin. Mesele yanındaki herif kim ve neden hiç konuşmuyor?
- O mu? O Edgar. Amerika'dan arkadaşım. Aksanı berbat o yüzden pek konuşmuyor. Ama Türkçe anlıyor. Ve memleketinden uzakta. Eminim kendini çok yalnız hissediyordur.
- Çok üzüldüm gerçekten. Ne işi var burada? Ve sen iki yıl aradan sonra habersiz geliyorsun ya, tebrik ediyorum.
- Ya Türkçe anlıyor diyorum sana.

Edgar'a baktım. Sırıtıyordu. Sanırım harbiden anlıyor.

- Selam dedi.
Aksanı gerçekten berbattı.
- Merhaba. Umarım uzun ve karmaşık cümleleri anlayamıyorsundur yoksa işimiz yaş.
- Üzgünüm ama anlayabiliyorum.

Pelin'e döndüm.
-Dinliyorum. Anlatmaya başlayabilirsin.
- Bak şimdi. Ben Amerika'dayken burada bir sürü şey olmuş ya, biliyorsun işte ailemizle ilgili. Oturdum ve düşündüm. Sen burada teksin, ben orada tekim. Biliyorum çok iyi değildi aramız, çoğunlukla bendim sorun ama neden bundan sonra da öyle olsun? Ben burayı çok özledim ve kaydımı, bilmemnemi alıp geldim. Aslında cenazeyi öğrenince gelicektim ama pasaport işlemleri problem oldu. Biraz geç geldim ama temelli geldim.
- Pelin naptın sen! Orada okuyordun işte mis gibi.
- Öyle değil işte. Ne kadar zor bilmiyorsun. Ben o hayatı istemiyorum. Ben seni özledim, inanmayacaksın ama.
- Ben de seni özledim ama bir sürü dert var halledilecek. Mesela, Tanrı misafiri mi desem ne desem bilemediğim bu herifin işi ne?
- Arkadaşım o. Orada bir gelenek vardır. Gap year, bilirsin. O Türkiye'ye geldi benimle. Bir süre buralarda. Ama sanırım bu süre baya uzun bir süre.
- Nerede kalıcak?
- Burada. Sinirlenme hemen. Eğlenceli olucak. Hem bizi birinin koruması gerek. Edgar gönüllü.
- Bana bak. Sevgilin mi yoksa?
- Ay tabi ki hayır.
- Pelin beynim döndü. Bir ara geniş geniş açıkla.
- Tamam sen de şu kavganın sebebini açıklarsın. Ben eşyalarımı odama yerleştiriyim. Bu arada, eski odamı kullanmamda problem yok sanırım? Edgar'la biz kalırız orada.
- Olmaz öyle şey. Elin Amerikalısıyla. Burası Türkiye.
- Bişey olmaz. Sen kendi derdine bak.

Şuna bak ya. Pelin benden 2 dakika büyük. Sadece iki dakika ve tek lafımı bile dinletemiyorum. Öff.

Zaten zil çaldı. Ulan geçen bozulduydu yeniletmiştik, heralde Çocuklar Duymasın'ın zilini taktılar.

Hazel açtı. Bir kez daha yanılmamamın haklı gururunu yaşadım. Alper kapıdaydı. Ben de yataktan kalktım, gittim.

- Selin. Ben eve gittim. Babam yine kavga ettiğimi görünce biraz sinirlendi ve şu an yağmurda ıslanan kedi yavrularından farksızım.
- Otel falan mı ayarlayalım?
Hazel dayanamadı atladı tabi.
- Hayır Selin anlamıyor musun burada kalmak istiyor.
- Alper?
- Eh, biraz. Kısa bir süreliğine.
- Kusura bakma Selin araya giriyorum. Ulan bana baksana sen. Hala hangi yüzle geliyorsun? Hadi geliyorsun kalmayı nasıl düşünürsün? Kızı ne hallere düşürdün. Siz iki salak hayatına hiç girmeseniz tek derdi Adam Brody'le öpüşmenin yollarını bulmak olurdu.
- Ama ben..
- Başlatma sana. Utanma arlanma olur insanda.
- Eeh, yeter ama. Buraya seni dinlemeye gelmedim ve benim muhattabım sen değilsin. Selin, kalabilir miyim?
- Peki, ama ev kalabalık biraz. Rahat edemeyebilirsin.
- Sen varsın sonuçta.

Duymazlıktan geldim. Eren mutfaktaydı, yanına gittim.
- Hadi Eren sen de Hazel'i al git. Evden merak ederler.
- Olmaz Selin. Baksana şu karışık ortama. Seni nasıl bırakalım.
- Ben kalırım Eren sen git.
- Yok Hazel sen de git. Tek değilim ya.
- Sorun da o zaten. Alper varsa ben de olmalıyım. Ama Eren sen git. Özgür gelicekti ya zaten, gidin.
- Aslında gitsem iyi olur. Annemlerle zaten limoniyim. Yarın yine gelirim. Özgür'ü ariyim de gelsin.

10 dakika sonra Özgür kapıdaydı. Eren'i aldı, halimizi hatrımızı sordu ve çıktılar. Adım gibi eminim birlikte sinemaya falan gidecekler, ev bahaneydi. Aşık çiftin hali başka azizim.

Onlar gidince, arkamdaki kombinasyona baktım.
Bir Amerikalı, bir Alper, bir Hazel, bir Pelin ve bir Selin bir gün aynı evde kalıyormuş...

16 Aralık, 2010

Dizleri çıkmış pijamalarımdı sorun. Onlar yesyeni olsaydı, bunlar da olmazdı.

Kapı açıldığında içeri Pelin'in girmesi şaşırtıcıydı. Şoka girmiştim sanırım. Arkadasından da siyah kıvırcık saçlı, güzel gözlü bir herif girdi Tanımam etmem. Herkes susmuştu. Şaşıran ise bir bendim, bir Cansu abla. Aksanı bozuk bir halde Pelin:

- Ben geldim Selin! Saçların hala amele dalgası mı çok merak ediyorum.

Cevap veremedim. İki yıl öncesine geri gittim. Pelin'in evden ayrıldığı zamana...

Liseye yeni başlayacaktım. Pelin de. Aslında sanırım en baştan başlasam daha iyi olur. Pelin ve ben ikiziz. Kardeşiz yani. Ama hiç anlaşamadık. Kıskanç kız tripleri. O benim kıyafetlerimi kıskanırdı, ben onun tokalarını. ve ikiz gibi giyinmemize rağmen.. Aman ben ne diyorum zaten ikiziz. Ama çift yumurta. Çok şükür benzemiyoruz. Sanırım kardeş katli çıkardı. Bu durumu gören ailelerimiz bizi birbirimizden ayırmanın yollarını düşündüler. Tek çıkar yol bizi ayırmaktı ve Pelin lise için Amerika'ya gitti ve şu an kapımda tanımadığım bir herifle dikiliyor. Pijamalarımın dizleri çıkmış.

Pijamalarım ve tanımadığım herif dışında odaklanmam gereken konular da olduğunu Pelin konuşmaya başlayınca fark ettim.

- Zamanlamam güzel galiba. Neler oluyor gençler burada? Say NO to violence.

Kimse cevap vermedi. Ben gözlerim kocaman bir şekilde Pelin'e bakıyordum. Yine konuşan o oldu.

- Ayol ne oldu size böyle? Ben gelmeden önce ortalık ana baba günü ben geldim sus pus. Canlanın biraz.

Sonra herkes baktı Pelin kendi kendine konuşuyor, işlerine devam ettiler. Alp ve Alper normalden yüksek sesle 'konuşuyorlardı.'

- O kadar olaydan sonra Selin'in nasıl olduğunu öğrenmek için geliyorum ve evinde seni görüyorum. Abi bu nası bir düzen ya!
- Alp sakin ol burada kavga edilmez. Gel çıkalım, dışarıda halledelim. Bu aramızdaki bir sorun.
Alp sinirli sinirli kapıya yöneldi. Hazel en şirin haliyle Alper'e seslendi.
- Alper, bir dakika durur musun?
Haliyle Alper salyalarını akıta akıta durdu. Pislik.
Hazel gerildi, elini yumruk yaptı ve Alper'in suratının ortasına geçirdi. Bu sefer Pelin bile şaşkınlıkla bakakalmıştı. Ne kadar sert bir yumruk olduğu Alper'in kırmızı yüzünden anlaşılıyordu.
- Şimdi gidebilirsin istersen. Ama sen kal Alp. Selin'le görüşmeye geldin madem, konuşun.

Suratına yumruğu yiyen Alper daha fazla küçük düşmemek için tek başına çıktı gitti. Ama geri geleceğini biliyorum. O kadar yüzsüz çünkü.

Alp yanıma geldi Pelin'den önce.

- Eren haber verdi. Şimdi nasılsın?
- Alp iyi değilim. Seninle konuştuktan sonra kendimi çok kötü hissettim.
- Ben de öyleydim. Ve sonra buraya geldim o hıyarla karşılaştım! Selin hala nasıl buraya gelebiliyor o?
- Alp onun bir suçu yok. Suçlu olan varsa o benim.
- Bunu inkar etmiyorum. Neyse ben gitsem iyi olur, dinlen sende.
- Bir daha gelmeyeceksin?
- Sanırım.
- Gruptan çıkıyorum. Bir daha görüşemeyeceğiz.
- Belki görüşebiliriz.
- Seni seviyorum.
- Seni seviyorum.

Gitti. Sanırım bu sefer dönmeyecek. Alper değil çünkü o.
Bir kez daha Alp'i üzmemin cezasını çekiyordum. Ağlıyordum.

Ta ki Pelin odaya dalana kadar. Bir de o mesele vardı.
Hayır sadece Pelin de değildi hayatımın konuk oyuncusu. O tanımlayamadığım herif de genç odamdaydı.

ve pijamamın dizleri çıkmıştı.

15 Aralık, 2010

Arena'ya giren 'Boğa'ydı gelen..

Çaresizce eve döndüm. Cansu abla okuldaydı. Yatağıma yattım hareketsizce. Sahip olduğum her şeyi kaybettiğimi fark ettim. Anne babam yoktu, Alp yoktu, Alper yoktu ve gruptan da çıkmalıydım bu durumda...

'Loser' bendim ve kurtulmak için tek yol bile yoktu. Ona bile sahip değildim.

Ağlamaktan gözlerim şişmişti. Aklıma Eren ve Hazel'in olaydan henüz haberi olmadığı geldi. Eren'i aradım.

- Efendim?
- Eren, bize gelsene müsaitsen. Sana ihtiyacım var.
- Hayırdır kötü bir şey mi oldu?
- Sanırım oldu. Gelince anlatırım.
- Tamam Hazel'i de alıp geliyorum hemen. Sakin ol sorun her ne ise.

Yarım saat sonra kapı çaldı. Açtım. Eren beni gördüğünde direk sarıldı.

- Selin bu ne hal böyle? Betin benzin atmış. Şu gözlere bak ya. Ne oldu sana?
- Selin korkuyorum içine bir şey mi girdi kızım söylesene?

Anlattım olayları tüm açıklığıyla. Alper'i sevdiğimi söyledim. Ama Alp beni görmek istemediği için Alper'den nefret ettiğimi anlattım. Alp'in benim hakkımdaki katı duygularından bahsettim...
Onaylamadıklarını gözlerinden okuyabiliyordum fakat onlar da ne kadar perişan olduğumu görüyordu. Üzerime gelmediler.

- Ona biraz zaman vermelisin. dedi Eren.
- Alper'in burnunu beynine geçirmem için izin vermelisin, dedi Hazel.
- Her şey düzelecek, dedi Eren.
- Burnunun acısı uzun bir süre geçmeyecek, dedi Hazel.
- Bu utançla daha fazla nasıl yaşarım? Ya da şöyle sorayım, rezilliğimin bir sınırı var mı? dedim.
- Biraz uyu, yarın cumartesi hem, geçecek her şey.

Uyudum. Uyandığımda Eren ve Hazel gitmeye hazırlanıyordu. Kalkmaya çalıştım. Kalkamadım. Eren yanıma geldi.

- Kalkma gideriz biz. Yat dinlen.

Elimi tuttu. Gözleri büyüdü.

- Ama senin ateşin var. Hazel bir baksana.
- Cidden çok ateşin var.
''Bir Cansu Abla'yı mı arasak?'' demelerine kalmadan zil çaldı. Cansu ablaydı gelen.
Akılları bende kala kala evlerine gittiler, Cansu abla yemek hazırladı, yedim ve uyumak için odama gittim.

Uyumak kolay olmuyordu. Gözüm telefondaydı, Alp'i düşünerek uyudum..

Gece yarısı saat sesiyle uyandığımda çalan saatin Cansu Abla'ya ait olduğunu anladım. Ders çalışmak için kalkmıştı sanırım. Uykum kaçmıştı. Uyumazsam zamanın geçmeyeceğini biliyordum fakat hiçbir şey bu konuda bana yardımcı olmuyordu. Ne yaparsam çabuk uyurumu düşünerek uyuyakaldım. Sanırım biraz abartmıştım. Uyandığımda saat çok geç olmuştu. Ama bir şeyler tuhaftı. Cansu Abla'nın tek başına çıkartamayacağı kadar gürültü evimin ortasından geliyordu.

Kafamı kaldırdım ve Alper'e saldıran Alp'i, Alper'in burnunu beynine geçirme denemeleri yapmaya çalışan Hazel'i, korkuyla kenarda olanları izleyen Eren ve Cansu Abla'yı, uzun bir aradan sonra biri tarafından anahtarla açılan kapıyı gördüm. O kapının ben ve Cansu abla dışında biri tarafından açılmasından daha anormal olamazdı hiçbir şey o an için... Evin savaş meydanına dönmesi bile...

14 Aralık, 2010

Veda.

Sonraki birkaç saatimi Alp'i arayarak, şeftalili ice tea içerek, ağlayarak ve Yalın dinleyerek geçirdim. Mesajlarıma cevap vermedi, telefonlarımı açmadı ama telefonunu da kapamadı. Tek çareyi evine gitmekte buldum.

Evde giydiğim eşorfmanlarım, en tepeden topladığım saçım ve ağlamaktan kızarmış gözlerimle kapılarını çaldığımda kapıyı açan annesi şaşırdı biraz.

- Selin ne oldu kızım sana? Alp de odasına kapandı. Kötü bir şey mi oldu?
- Şey, sonra anlatsam olur mu? Alp'le konuşmam lazım.
- Tabii. Odasında, gir içeri.

Kapısına gittim. İçeri girmek için yeterli gücü toplamaya çalıştım ama toplamama fırsat vermeden kapıyı açtı. Geldiğimi fark etmişti. Soğuk bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

- Ne oldu Selin?
- Alp telefonlarıma cevap vermiyorsun. Konuşmak istiyorum seninle.
- Duymamışım.
- Bal gibi duydun. Vaktin var mı bana ayırabileceğin?

Güldü. Acı bir gülüştü.

- Vaktim var mı? Aslında ben bugünümü sana ayırmayı düşünüyordum seni Alper'le öpüşürken görmeden önce.
- Olay tam olarak sana anlattığım gibi oldu yani ben-
- Tamam Selin anladım. Ama bu olayın bir geçmişi vardı. Hep ben Alper'in gölgesinde kaldım. Alper'e ulaşabilmek için beni kullandın. Beni sevdiğini söylerken bile, Alper gelse onu reddetmeyeceğini biliyordun. Bugün de bu duyguların ortaya çıktı. Alper'in tek bir sözüne karşılık benim tüm planlarımı bozdun. Yalan söyleyerek gittin hem de yanına. Çünkü ortada uygunsuz bir şeyler olduğunu biliyordun.
- Öyle olacağını düşünmemiştim..
- En çok neye üzüldüğüme karar veremiyorum. Yalan söyledin, beni üzdü, ama Alper'le buluşmak için yalan söyledin hem de. Bu daha kötüydü. Ve hayatında yer edinemediğimi öğrendim. Oysa Alper'in benim sığıntı halimin aksine, hayatında her zaman özel bir yeri olduğunu...Alper'in her zaman senin için farklı olduğunu.. Alper'le öpüştüğünüzü de gördüm. Sevdiğin kişi o olduğu için Alper'in ne kadar şanslı olduğunu fark ettim. Daha ne kadar acı çekebilirim?
- Ben seni seviyorum. Sana alıştım. Beni mutlu ediyorsun. Ben seni o kadar üzmüşken bile bugün düştüğümde yanıma geldin tereddüt etmeden.
- Selin anla artık. Seni hala seviyorum. Bu yaşananlardan sonra da. Ama bundan sonra sana her baktığımda Alper'i göreceğim. Sana her dokunduğumda, Alper'in daha önce dokunduğunu hatırlayacağım ve seni sevdiğimi her söylediğimde, senin beni sevmediğini bir kez daha hatırlayacağım.
- Düzeltemez miyiz?
- Keşke bir yolu olsaydı..
- Annene anlatmamışsın... Beni iyi karşıladı.
- Senin lehine bir şeyler söyleyeceğim. Kötü biri olduğunu düşünmelerini istemiyorum. Sana destek olmalarını istiyorum. Ben olamayacağım çünkü.

Salya sümük ağlayarak dinliyordum Alp'i. ''Hoşçakal'' dedim. Gözlerinin yavaş yavaş dolduğunu gördüm. Sarıldı. Son kez. Sıkıca. Gözyaşları ılık ılık boynumdan aşağı akıyordu. Onları hissetmek, Alp'i hissetmek ve bu mutluluğun son kez olduğunu bilmek katlanılamazdı. ''Seni seviyorum, inandırma şansım olmasa da...'' dedim. Konuşacak gücü mü yoktu, konuşmak mı istemedi bilmiyorum. Ağır ağır odasından çıktım. Annesi bir terslik olduğunu anlamıştı. Soru sormadı. İyi dilekleriyle yolcu etti.

Bir yolculuk daha sona erdi, haberi yoktu.

Alp artık yoktu, kimse bilmiyordu..

Benim yüzümden üzülme Alp. Lütfen.

Arkada duyulan tabak ve bardak kırılma sesine doğru döndüğümde Alp'i garsona bir şeyler söylerken ve bir miktar para verirken gördüm. Sanırım özür diliyordu ve masrafların parasını veriyordu. O anda ne kadar yanlış bir şey yaptığımı anladım. Alp bu kadar düşünceli bir insanken ben Alper'in bencilliğinin sonuçlarını dinliyordum, dediği ve yaptığı onca şeye rağmen Alp'i kırmak pahasına Alper'leydim.

Sanırım hep içimde bir yerlerde vardı ''Alper gelse, seni seviyorum dese, tereddüt etmeden kollarına giderim.'' Alp'i harcamak bu kadar kolaydı benim için.

Ama Alp'in kafeden çıkmadan önceki son bakışı içimi acıttı. Öyle masum bakmıştı ki.. Bunları haketmediğini öyle güzel anlatmıştı ki.. Üzüntüyle bize bakmıştı ve öylece çıkıp gitmişti. Sanki hayatımda hiç yeri yoktu. Hiç olmamıştı ve geldiği gibi gitmişti.. Sanki bunu biliyordu..

Öyle değildi. Sahip olabileceğim güzel şeylerin hepsiydi Alp. Ama bunu o gün bile çok geç fark ettim.

Alper şaşkınlıkta sandalyesine çakılı kalmıştı. Ben Alp'in peşinden kafeden çıktım. Hızlı hızlı gidiyordu. Sanırım biz Alper'le Alp'i üzerken kar yağmaya başlamıştı. Alp'e seslendim. Durmadı. Çok hızlı yürüyordu. Koşmaya başladım ama her zamanki salaklığımla bu işi bile başaramadım. Ayağım kaydı ve kendimi yerde iki metre uzanmış buldum. Başımı da çarpmıştım. Her ne kadar rezil olmamak korkusuyla ses çıkarmamaya çalışsam da hafif bir çığlık sesi duyulmuştu. Alp arkasına döndü, baktı ve her yönden zavallı olan beni gördü. Duraksamadan, hızlı hızlı bana doğru gelmeye başladı. Elini uzattı. Tuttum ve destek alarak ayağa kalktım.

- Bir şeyin var mı?
- Hayır, çok teşekkür ederim senin sayende. Sen olmasan kimb-
- İyi.

Yoluna devam etti. Hızlı hızlı takip ediyordum bir yandan konuşmaya çalışıyordum.
- Alp lütfen konuşabilir miyiz?
- Selin geri döner misin hava soğuk ve yeniden düşmeni istemiyorum.
- Alp seninle konuşmak istiyorum. Lütfen.
- Selin lütfen demene dayanamadığımı biliyorsun. O yüzden kes şunu. Geri dön.
- Lütfen?

Durdu.

- Peki, ne söylüyorsan çabuk söyle.
- Alp bak açıklayabilirim. Sen odada beklerken Alper aradı. Numarası bende kayıtlı değil o yüzden açtım. O olduğunu bilmiyordum. İntihardan falan bahsetti. Panikledim. Görüşmek isteyince kabul etmek zorunda kaldım. Ama böyle olacağını düşünememiştim, sadece konuşacaktık ve sonra hemen senin yanına gelecektim.
- ...
- Bir şeyler söyle, lütfen.
- İyi.

Dedi ve gitti. Ortada kalakaldım. Arkasından baktım ve yavaş yavaş kafeye doğru yürüdüm.
İşte ne kadar salak olduğumu anlayın. Alp benim için üzülürken ben kafeye Alper'in yanına döndüm. Sabırsızlıkla masadaki telefonuyla oynuyordu. Döndüm, çantamı topladım ve gitmeye hazırlandım.

- Ne oldu?
- Gitti. Konuşmak istemiyor benimle. Bir daha hiç istemeyecek.
- Düzelir.
- Sanmam. Görüşürüz.

Eve gittim. Düşüncelerimle baş başa kaldım. İhtiyacım olan tek şeymiş gibi...

Düşüncelerimle baş başayken fark ettim, ihtiyacım olan tek şeydi Alp.

13 Aralık, 2010

Alper gelse, Seni Seviyorum dese, tereddüt etmeden kollarına gidersin.

- Ne yapıyorsun sen burada!
- Bugün pazar.
- Yani?
- Seni özledim.
- O zaman özleminle oturma odasında yüzleş. Şuna bak dizleri çıkmış pijamalarımla çok seksiyim(!)
- Öylesin.
- Şansını zorlama.
- Peki, oturma odasındayım.

Kendime çeki düzen verirken ben, telefon çaldı. Arayana baktım. Numara tanıdık ama çıkartamadım. Açtım.

- Alo?
- Selin.
- Alper?
- Seninle konuşmak istiyorum. Son kez.
- Ne konuşacağız Alper bir söylesene. Sanki bir şey kaldı artık.
- Selin lütfen. Çok kötüyüm. Ölmek istiyorum ve seni son kez görmek istiyorum.
- Ne ölümü ya. Saçmalama. Değer mi kimse için.
- Lütfen. Gel.
- Peki tamam. Nereye?
- Kahve bahane'ye. 1 saat sonra. Seninle ilk orada buluşmuştuk.
- Peki tamam. Sakın bir delilik yapma. (Bunu söylemeyi ne kadar sevdiğimi Sumi biliyor. mehehe.)

Özene bezene hazırlanmak için vaktim yoktu. Bir kot pantolon, bir kazak giydim ve Alp'in yanına gittim.

- Şey, benim bir arkadaşımla buluşmam lazım. Yani acilen çıkmalıyım.
- Ama benim çok güzel planlarım vardı..
- Tahmin edebiliyorum ama önemli olmasa iptal etmezdim.
- Ama ben seni özlemiştim...
- Telafi edeceğim, söz veriyorum.

Alp'i Alper için ekmenin haklı suçluluğuyla kahve bahane'ye doğru yola çıktım. Başıma ne iş geldiyse bu mekan yüzünden geldi...

Kafeye biraz erken varmıştım ve Alper'i beklemek zorunda kaldım. Huzursuzdum. İçimde bir sıkıntı vardı. Zaten istemeyerek geldiğim bu yerde bekleyen taraf olmak da cabası.
Öpüşen çiftlere bakmamaya çalıştım ve sonunda Alper teşrif etti. Berbat bir haldeydi. Perişandı. Paçavra giyse daha derli toplu görünürdü.

- Teşekkür ederim geldiğin için Selin.
- Alper bu ne hal böyle?
- Selin çok kötüyüm. Tüm umutlarımı yitirdim. Sen yoksun, en yakın arkadaşım Alp benden nefret ediyor, dersler desen takip edemiyorum bile artık, ailem için de bir hiçim. Maddi destekleri minimumda. Yalnızım. İstenmeyenim. Sen sırtını bana döndüğünden beri yolunda giden tek bir şey yok.
- Sen beni hiç sevmedin. Ben seni çok sevmiştim. Ama beni istemedin.
- Sevdim. İstedim. Çiftlikte ilk karşılaştığımız günü hatırlıyor musun? Ben hatırlıyorum. Göz göze gelmiştik. Arkadaşlarımla yürüyordum. Ben tam kahkaha atarken gülümseyerek bana bakmıştın. Çok utanmıştım. ''Ulan çok güzel bir kızla tam kahkaha atarken göz göze geldim. Umarım ağzım burnum yamulmamıştır.'' demiştim hatta arkadaşlarıma. O zaman tahmin edememiştim devamı olduğunu.
Sonra okulda karşılaşmıştık. Siz hocayla konuşuyordunuz, ben sonradan gelmiştim ya hani. Çok şaşırmıştım ve ama çokta sevinmiştim. Seni tanımak için bir şansım vardı. Ve bir süre sonra beni sevdiğini fark ettim. Korktum. Çünkü sen çok narinsin ama ben değilim. Dikkatsizce söylediğim tek bir söz bile kırabilirdi seni ve ben defalarca kırdım. Seni ilk gördüğüm andan beri doğru olan kişinin sen olduğunu bilsem de amaçsızca kaçtım. Değeriniyse Alp'le yakınlaştığınızda anladım. Her şey için çok geç olduğunun farkındaydım ama acı çekiyordum ve yapamayacağım hiçbir şey yoktu. Aranızı bozmaya çalıştım. Alp'le kendi aram bozuldu. Şerefsizin teki olduğumu düşünüyor. Haksız da sayılmaz. Alp seni seviyor. Seni kırmıyor. Biliyorum, birlikte olsak ya da olmasak, her durumda kırılacaktın. Hayatında kalmam için bir sebep yok. Zaten yerim de yok. Okul değiştireceğim. O okula katlanamıyorum. Bir daha görüşemeyiz. Ama benim içimde bir yerlerde hep olacaksın, ukte olarak...

Bunları Alper'den duymak şaşırtıcıydı. Aynı şeyleri aynı zamanda hissettiğimiz halde birbirimize bu denli uzak olmak kaderin bir cilvesiydi ve bundan sonra dinlenebilecek tek şarkı ''belki'' ydi.

Gözlerimden dökülen yaşları Alper sildiğinde fark ettim. Hem ağlaktım hem salak. Alp'le çıkmam Alper'i sevmeme engel değildi ve onu öpmeme...

Ve Alp'in bizi öpüşürken görmesine...

Her şeyi berbat etmede Alper'le yarışıyorum yeminle.

12 Aralık, 2010

Valide Hanım ve Peder Bey

- Çok komiksin Alpciğim. Gerçekten öylesin ama öpüşürken espri yapma mümkünse.
- Yüz ifadeni görmelisin. Hadi ama, o kadar da kötü bir şey değil.
- Hayır o kadar kötü bir şey. Eminim annen oğlunun sevgilisini sevgiyle kucak açacaktır ve baban da gelini gibi bağrına basacaktır(!) Off, evden kovarlar eğer gitmeye kalkarsam.
- Umarım saçmalamanın bir sınırı vardır. Tabii ki seni sevecekler.
- Peki ama evleniyor değiliz nereden çıktı tanışma?
- Annem tanışmak istiyor seninle. Bilirsin, destek olmak için..
- Şey, şimdi anladım. Eğer annen istediyse, el mahkum. Dinlememiz gerekir.
- İstemiyorsan gitmeyiz. O kadar da sorun değil. Senin ne istediğin önemli sonuçta.
- Yok hayır biraz paniklemiştim. Ne zaman gidiyoruz?
- Yarın.
- Sanırım bana bir şeyler oluyor.
Güldü. Çok komikmiş gibi güldü beyefendi.
- Yarın seni evden alırım.
Ve sonra beni yalnız bıraktı o düşüncelerle. İnanabiliyor musunuz!! Eve gittim, kendimi berbatın da ötesinde hissederek uyudum. Sabahsa erkenden kalkıp hazırlandım.

Ne giyeceğime karar vermek çok zor oldu. En sonunda coco'nun tavsiyesine uydum. Black little dress her zaman günü kurtarır. Dizlerimin birazcık üzerindeydi elbise. Hanım kız hesabı. Saçlarımı at kuyruğu yaptım. Cici kız hesabı. Çizmeleri de çektim, bu ne hesabı bilmiyorum. Hava soğuktu onun için giydim. Ve hayallerimdeki gibi Alp'i beklemeye başladım.

Kapının yanında beklediğimden çalındığı gibi açmam Alp'i şaşırttı. Bir şey demesine fırsat vermeden ''Haydi, bitirelim şu işi.'' dedim. Salak salak sırıtması sinirimi bozdu. Ben stresten ölüyorum, beyefendinin yaptığına bakın.

Arabasıyla beni aldığını söylemek isterdim ama otobüse bindik. Hiç havalı bir hayat değil lan bu ne! 1 saatte evlerine anca vardık. Saat 6 olmuştu sanırsın yatıya gidiyoruz. Kapıyı açan, sanırım annesiydi. Kahverengi bir pantolon, kırmızı bir kazak giymişti. Saçları bukle bukleydi ama doğaldı. Yaşına göre genç görünüyordu ve oldukça güzeldi. Babası oldukça karizmatikti. Hafif kırlaşmaya başlayan saçları ona olgun bir hava vermiş, kot pantolon ve gömlek kombinasyonu gençliğini ön plana çıkarmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam babası mimar, annesi ise öğretmen.

Güler yüzle içeri buyur ettiler.

Sofra kurulmuştu. yemek için bizi bekliyorlardı.
- Acıkmışsınızdır, sofraya geçelim, orada konuşuruz.

Hayatımda hiç bu kadar gerildiğimi hatırlamıyordum.

- Ailenin başına gelenler için çok üzgünüz Selin ve bugün seni biraz da bunun için davet ettik. Biz her türlü şey için sana yardım etmeye hazırız.
- Teşekkür ederim, desteğinizi hissetmek bile güzel.
- Aslında sanırım şu konum itibariyle çok normal olmayacak ama arada sırada bizde de kalmanı istiyoruz.

Oha lan! Burası Türkiye. kaldıramaz böyle şeyleri. Bu aile nereden indiyse. Memleket mars herhalde.

- Şey, evet biraz tuhaf geliyor kulağa.
Damak tadları benimkine pek uymasa da kibar davranmam gerekiyordu.
- Her şey çok lezzetliydi. (Lezzetli lafına da kıl olurum.) Ellerinize sağlık.
- Afiyet olsun selin. Çaya çağırırım sizi, haydi siz yalnız kalın biraz.

Ulan herif salonun ortasında öpse, galiba bir şey demeyecekler. Nasıl iş anlamadım. Benim babam olsa çoktan Alp'in topuklarını birkaç kurşunla süslemişti.

- Çok iyi insanlar.
- Bir de onları okul konularında gör.

Neşeliydi.

- Ama sen çok gergindin.
- Doğal olarak. Sen şanslısın, bu gerginliği yaşamayacaksın.
- Bu bir şans değil.

Sessizlik oldu.

- Bunu çok sık mı söylüyorum bilmiyorum ama, Seni seviyorum ve kaybetmekten korkuyorum ve şimdi ailecek okey oynamayı öneriyorum.
- Romantik ortamların içine ediyorsun canım, söylemiş miydin? Şimdi bıraksan ne hoş durumlar yaşardık okey dedin bildiğin.
Sırıttı.

-Bunun için varım.

Ve gecenin geri kalanında okey oynadık. Sadece okey. Odasında yalnız bile kalamadık. Pff.
Aslında eğlenceliydi ama daha farklı hayal etmiştim.

Neyse işte. Akşam eve bir geldim, telefonların ardı arkası kesilmiyor. Önce Hazel aradı.

- Selin o salak çocuğa bir şey söyle sinirimi bozuyor.
- Hangi salak?
- Konserde bana seksi diyen salak.
- Abartmıyor musun?
- Abartan benim öyle mi? Facebook'tan eklemiş beni. Ve sonra sohbet etmeye çalıştı.
- Eklesin ne var bunda. Görmüş beğenmiş, belli ki seni kendine almak istiyor.
- Yardımcı olmuyorsun.
- Peki, ne dedi?
- Tanışmak falan istedi. Gerçi çok hoş cümleleri var. Neyse. Ben de tersledim sen kim oluyosun diye, hırçın halimi de çok beğendiğini söyledi.
Kahkahamı engelleyemedim.
- Hazel bu çocuk kafayı sana fena halde takmış.
- Off, ben gidiyorum intihar edicem. Yarın görüşürüz.
- Görüşürüz.

Uyumak için yatağa uzandığımda Eren aradı.

- Kiminle konuşuyordun?
- Hazel. Uğur'dan dert yandı.
- Beni de aradı. Mis gibi çocuk, niye şikayetçiyse.
- Ben de anlamadım.
- Benim de haberlerim var bugün ilk defa Özgür'le buluştuk!
- Vay be! Nereye gittiniz?
- Sinemaya.
- İlk randevuda!?
- Evet ama sadece film izledik. Selin bana hediye aldı biliyor musun? Gümüşçünün önünden geçiyorduk, vitrine baktım. Bir yüzük vardı çok beğendim. Aldı ve şu an ciddi ciddi çıkıyor bile değiliz! Ama sanırım o yüzükten sonra çıkmaya başladık. Bilmiyorum. Selin ben aşık oluyorum.
- Üzgünüm Eren ama çoktan oldun.
- Rüyamda onu görür müyüm sence?
- Uyu ve hep beraber öğrenelim.

Zaten bir sürü stres çekmiştim, kafamı yastığa koyduğum gibi uyudum. Uyandığımda da Alp yanımdaydı. Rüya sandım. Ama bildiğin yanımdaydı.

10 Aralık, 2010

Bence biz evlenelim.

Hayat bazen zor olabiliyor.

Yağmur yağıyor, ojelerimin renklerinden nefret ediyorum ve mülteci muamelesi görüyorum. Hem de kendi evimde.

Fakat sonunda beni bu şehirden koparma gayretleri boşa çıktı. Amcamın burada üniversite okuyan kızı yani kuzenimle bu evde kalacağız. Bir hafta boyunca yurttan taşınıp buraya yerleşme işleriyle uğraştık, misafirleri yolcu ettik ve evdeki ilk gecemizde saat 9da uyuduk.

Ertesi gün konser olduğu halde 9da uyumam biraz ilginçti gerçi ama yıpranmıştım, yorulmuştum ve rüya görmeye ihtiyacım vardı. Nitekim rüyamda sesimin detone olduğunu gördüm. Ah ne iyi bir moral.

Ertesi gün erkenden kalkıp okula gittim. Son bir prova aldık ve sonrası hazırlanma faslı. Önce kıyafetlerimizi giydik. Spor siyah bir etek, kolsuz beyaz bir badi giydim. Genel format buydu fakat hostes tarzı giyime karşı çıktığımız için tek tip giyinmeme kararı aldık. Modeller farklıydı. Sadece aksesuarlarımız aynıydı. Biz bir takımız ya...

Kıyafetler hazır olunca bir de kuaföre gitmek gerekti tabii. Eren fıstık gibi oldu. Bukle yaptırdı saçını. Hazel normalde bukle olan saçını yeniden tarzı bişeyler yaptırdı. Ben de topuz yaptırdım. Şakaydı. Ben de bukle yaptırdım ama Eren'inkinden farklı. Lakin hiçbirimiz abartılı değildik ve ben hariç herkes harikaydı.

Günün en süper kısmı konser vereceğimiz okula otobüsle gitmemizdi. İnsan filmlerdeki gibi bir şeyler hayal etmiyor değil. Ben evde Alp'i bekliyorum, takım elbisesiyle geliyor, ''Çok güzel olmuşsun.'' diyor, allıktan zaten kızarmış olan yanaklarım bir ton daha kızarıyor ve arabasına binip gidiyoruz. Ama nerde.

Otobüse bindik. Okula girerken almak istemediler bizi, yabancı madde muamelesi gördük. Ama bundan sonrası iyiydi. Bakın ne oldu.

Kantinde sıcak çikolata içiyorduk. Alp ıslık çalarak içeri girdi, öpüştük koklaştık falan. Yanaktan yani. Neyse işte sonunda konsere başladık. Ama çok heyecanlıydım. İlk başta sesim titredi ama sonra baktım millet zaten dinlemiyor, kendi aramızda eğlene eğlene çalıp söylemeye başladık. Eğlenceli geçti. Molada bir adam içeri girdi. Sahneye bir çelenk getirdi. Ardından bir tane daha, bir tane daha ve 2 tane daha getirdi. 5 çelenk sahneye dizildi. S E L İ N yazıyordu. ''Tanrım'' dedim. ''Alp gibilerini yaratıyorsun, beni neden yaratıyorsun.'' dedim. ''Ben o seviyeye ne zaman ulaşacağım, evrimimi ne zaman tamamlayacağım.'' dedim.

Sonra koştur koştur Alp'in yanına gittim. Bahçenin bir köşesinden benim ağzım açık bir halde şapşal şapşal çelenklere bakışımı izliyordu kahkahalarla.

- Alp bir servet falan mı döktün bu çelenklere, bu ne hal?
- Bundan sonraki adım Seni Seviyorum yazmak olacak.
- Denemeye bile kalkma. Ayrılma sebebidir. Ailene ne dedin?
- Sevgilime sürpriz yapıyorum maydonoz olmayın dedim. Daha kibar bir dille.
- Bu işi biliyorsun.
- Senden öğrendim.
- Peki o zaman, şu işi bitirelim ve sonra çelenklerin tadını çıkaralım.
- Bana uyar.
Pis pis sırıttı. Pis sapık ne düşündüyse artık.

Konserde benim sözleri, orkestranın notaları unutması ve seyircilerden birinin Jimmy Jump tarzı sahneye çıkıp şiir okuması komik ve eğlenceliydi. Okulun öğrencileri kadar biz de eğlendik.

Gayet cüzi, o kadar cüzi ki bir tane çelenk almaya bile yetmeyecek paralarımızı aldık ve Violet diye tabir ettiğimiz mekana gittik. Eren kaşla göz arasında Özgür'le konuşuyordu. Yanlarına gittim. Oturdum. Dikkat etmediler bile bana ama ben masanın altından tuttukları ellerini tabi ki görmüştüm ve Özgür'ün ''Akşam beni bekle.'' demesi ona göre sessizdi fakat gayet net bir şekilde duydum. Müsait bir zamanda Eren'i sıkıştırıp olanları anlattırmaya karar verdim.

Maydonoz gibi neden Eren ve Özgür'ün masasında oturpta Alp'le öpüşüp koklaşmadığımı düşünürken Hazel sinirle geldi. Onun sinirinden korkan Özgür ikiledi ve Hazel söze başladı.

- Uğur denen gerizekalı hergeleden nefret ediyorum!
- Ne oldu?
- Çok seksi gitar çaldığımı söyledi.
- Woohoo.
- Hiç öyle hava kaçıran rüzgar gibi ses çıkarmayın. Salak herif ya. O kim oluyor ki. Basit bir öğrenci parçası işte. Konseri dinlemeye gelenlerden biri.
- Hıı evet, imza isteyen densiz bir hayran hatta.
- Ya kesin bir sizde. Herif bana sarktı siz işin dalgasındasınız.
- Ne olmuş yani, görmüş beğenmiş seni.
- Ama ben onu beğenmedim!
- Evet, bir şeye taparken kullandığının ses tonunla konuşman beğenmediğinin bir kanıtı bence de. Katılıyorum.
- Sizinle de konuşulmuyor. Aramayın bir daha beni.

İşte bu sahne bir arkadaştan sevgili tribi işitmenin sözlükteki karşılığı.

Bütün gün sabırsızlıkla beklediğim ansa Alp'i yalnız görmemle oldu. Bir masada bir şeyler içiyordu.
- Eşlik edebilir miyim yakışıklı beyefendi?
- Onur duyarım matmazel.
- Size her gün yeniden aşık oluyorum bayım.
- Sesinizi duyduğumda kalbim atmaya yeni başlamış gibi hissediyorum hanımefendi.
- Sizi seviyorum bayım.
- Beni sevdiğinizi söylemeniz bir erkeği bile ağlatabilecek cinsten sözler.

Sonrası malum. O beni öptü, ben sapık gibi parfümünü kokladım, o bunu yanlış anladı, boyna doğru kaydı, ben bir şey demedim.

- Bence ailemle tanışsan iyi olur.

Romantik ortamın içine nasıl edilir onu öğretti bu sefer Alp. Düşünceli şey.

09 Aralık, 2010

Trio tamamlanıyor. Öyle trio değil. Eren-Özgür, Alp-Selin triosu.

- Sana inanamıyorum Eren. Çocuğun numarasını nasıl aldın?
- Aslında o biraz tesadüfen oldu. Yani eve gelmişti, Alp'i almak için. Ben de uyuyolar falan dedim. Oturduk konuşuyoduk sizi beklerken. Netbook'tan anime izlediğimi gördü, animelerden konu açıldı. O da animelere hayranmış. Basiliski izliyormuş şu an.
Ben de dedim ki, ''Sanırım yakınlarda bir zamanda anime ve çizgi roman festivali olacak.'' Gözleri parladı tabii. Gitmeyi çok isterim, birlikte gidebilir miyiz olaylarına girdi. Numarasını verdi, mutlaka görüşelim bu konuyu dedi. Hayır diyemedim.
Güldü.
- Pes doğrusu. Bu kadar şansta fazla. Çocuğun gözüne girmişsin ilk konuşmada.
- Buna da zeka diyorlar işte cicim.
- Neye zeka deniyormuş bakalım?
- Selam Hazel. bugün hayatımın aşkıyla tanıştım da onu anlatıyordum. Özgür.

Olayların ikinci baskısını da dinledim ve evlerine dağıldılar.

Ev tenhalaşmıştı. Sadece teyzemler, halamlar ve amcamlar vardı. Beni içeri davet ettiler.

Söze amcam başladı.
- Selin, bu üzücü olayların yaşanmasını hiçbirimiz istemezdik ama olan oldu. Konuşmamız gereken bir takım konular var.
- Bensiz halletseniz olmaz mı?
- Kendi ilgilenebileceğimiz kısmını hallettik. Resmi evraklar tamamlandı fakat malvarlıkları senin üzerine yapılamıyor reşit olmadığın için. Ve artık burada tek başına da kalamazsın.
- Birinin yanında kalmalısın, dedi teyzem.
Hepsine teker teker baktım.
Amcam Kayseri'de, halamlar Sivas'ta, teyzem ise Ankara'da yaşıyor. Başka bir şehre anne babam olmadan taşınma fikri midemi bulandırdı.
- Buradan ayrılamam. Benim burada bir hayatım var.
- Ama biz de burada daha fazla kalamayız. İzinlerimiz bitiyor.
- Ben tek kalabilirim.
- Mümkünatı yok. Ne o kimsesiz gibi.
- Öyle değil miyim?
- Hayatım anlıyoruz seni ama bir seçim yapmalısın.
- Burada kalıyorum. Bunu değiştiremem. Ve her ne kadar yakınlarım olsanız da, kendi evimin rahatlığını bulamam. Bir şekilde yaşamalıyım bununla.
- Peki, bunu bir düşün. Acele etmene gerek yok.

Buradan ayrılmam demek, daha kötü bir ruh halinin içine düşmem demek. Arkadaşlarım olmadan, Eren, Hazel, Alp olmadan nasıl atlatırım bunu bilmem.
Hiçkimse beni anlamadığı gibi, başlarına kaldığım için de oldukça üzgünler.
Zaten sabah erkenden kalktım okula gitmek için. O ortamda kalmak daha kötü.

***

Conconistanda fazla yayılmamıştı haber. Sadece gruptakiler biliyordu. En azından rahatsız edici bakışların odağı olmadım. Sabah okulda Eren ve Özgür'ü sessiz sessiz bir şeyler konuşurken gördüm. Özgür de sanırım Eren'den hoşlanıyor. Alp henüz gelmemişti. Müzik odasında Hazel'le sohbet ederken Alper geldi.

- Selin, başın sağolsun. Evinize gelmek istedim ama beni görmek istemezdin sanırım ve sanırım Alp de oradaydı. Her şeyi tekrar mahvetmek istemedim.
- Teşekkür ederim, düşünmen yeterli.
- Eğer bir şeye ihtiyacın olursa ben buradayım. Ve geçen gün bahçede olanlar için çok üzgünüm. Biraz sinirliydim. Başka bir olaya.
- Oldu bitti. Konuşmamıza gerek yok artık.
- Peki o zaman, sonra görüşürüz.

Alper kendi iradesiyle bu raddeye getirdiği olayların acısını çekiyor. Ama maalesef oturup acısıyla uğraşamayacağım.

Müzik hocası provaların bitiminde, bir hafta sonra konser olduğunu söyledi. Kostümler kararlaştırıldı, ertesi gün görüşmek üzere okuldan çıkıldı.

Eve ne kadar geç gidersem o kadar iyi düşüncesi vardı bende. Alp'le bir kafeye gittik. Sohbet ettik. Basit konulardan. İki arkadaş gibi. Konserden bahsederken ''Seni Seviyorum'' demesiyse biraz şaşırttı tabii. İlk defa duymuştum ondan. Heyecan vericiydi. Söyleyebileceğim en zeki şeyi söyledim.

- Gerçekten mi?

Güldü. Sanırım kararı o sorudan sonra değişti.