24 Mart, 2018

Didem'in Mutfağı - Mercimek çorbasına dair bildiğiniz her şey

Merhaba sevgili okur. Yeni bir Didem'in mutfağı yazısında bir aradayız ve bugün enfes sırlara davetiye çıkaran, mercimek çorbası tartışmalarını birlikte yürüteceğiz. Ben de bunların bir kısmını yaklaşık bir saat önce çorba yapmaya başlamadan önce öğrendim, bir kısmınıysa kendim keşfettim. Evet muhterem okur, mutfakta keşifler yapmaktan ziyadesiyle hoşlandığımı halihazırda biliyorsun zaten.

Mercimek çorbası tarifine geçmeden önce, şu ana dek yazılmış tüm külliyata teessüf ederek başlamak istiyorum sözlerime. Anladığım üzere tarif yazan herkes mükemmel, zaten her şeyi biliyor, bilgilerinden faydalanmak isteyen bizlere ise sırlarını kati suretle vermek istemiyorlar. (Aynı külliyatın mağduru olduğum günlerden kalma bir önceki yazımda terbiyeli tavuk haşlama tarifinde terbiyenin katılış aşaması konusunda yaşadığım zorluklardan bahsetmiştim.) Efendim ben hayal edemiyorum ki blenderın nasıl kullanıldığının anlatılmadığı bir mercimek çorbası tarifi verilebilsin. İlk mercimek çorbası deneyimimizde bir blendırımız olmadığı ve süzgeç yönteminden bihaber olduğumuz için, çorba olarak içmek yerine yemek olarak tüketmeyi tercih etmiştik. Nihayetinde ek besine yeni geçmiş dişsiz bir sabi olmadığımız için pütürlü gıdalar konusunda bir çekincemiz de yok. Lezzeti yerinde bir yemek olmasına öyleydi de, beşer çorba ister. Parası neyse verelim bir blender alalım, sıcacık mercimek çorbaları, ezogelinler, brokoliler içelim dedik.(brokoli demedik) Bu sefer de internette bulduğum tariflerin hemen tümü süzme yöntemiyle mercimek çorbasının nasıl yapılacağını anlatmış, videoların bir kısmı pütürlü sebzelerin nasıl akışkan bir çorba kıvamına geldiğini açıklamaktan imtina etmiş, bulabildiğim tek tarif ise yalnızca hangi aşamada blenderdan geçirileceğini söylemiş.

Deneme yanılma yöntemiyle, kah zaman zaman tüm duvarlara mercimek çorbası sıçradığını hayal ederek kah üzerime çorba sıçratarak deneyimi tamamladım ve ilk bakışta içindeki sebzelerin ne olduğunun anlaşılamayacağı; ancak eşsiz lezzetine bakanların bu bilgiye vakıf olacağı bir kıvam elde ettim. Ettim etmesine de, kıvamının biraz katı olduğunu ben söylemesem dahi tahmin edebileceğini düşünüyorum sevgili okur. Elbette, derhal tarifi açtım ve şu küstahlıkla karşılaştım: "Çorbanız koyu olduysa panik yapmayın. Muhtemelen ölçüleri şaşırdınız, Sıcak su ekleyebilirsiniz."

Artık, internetin  yaygın kullanımından 2003'e dek geçen sürede üretilen bilgiden fazlası bir yılda üretilmektedir(kaynak: yds 2017 ilkbahar sınavı) İşte böyle bilgilerle üretiliyor o külliyat sevgili okur.

Şimdi, gerçek bir mercimek çorbası nasıl görünmelidir, onu inceleyeceğiz.

Pütürlü tarif. Süzmek veya blenderdan geçirip suretiyle akışkan bir kıvam elde edilebilir, yemeğin ilk halidir ve kimileri böyle yemeyi tercih eder. Makbuldür.


Bu, gazetenin bana söylediği ölçüleri kaçırmış olduğumuz aşama. Ayrıca blenderdan iyi geçmemiş ve içine kırmızı biber ile karabiber de atılmamış. Lezzetsiz ve koyu kıvamlı çorbalar için ideal bir görüntü, sevmediğin bir tanıdığın yemeğe gelirse filan kullanabilirsin sevgili okur, aksi halde tercih etmeni önermem.


Bu renkte mercimek çorbası yapılması için içine istenmeyen birtakım katkı maddeleri eklemek gerektiği görüşündeyim. Ancak bir un tarhanası ya da denemediğim için emin olamıyorum; ama ezogelin çorbası bu renkte olabilir. Salça ile olacak iş değil. 


İşte arzu ettiğimiz görüntü ve sunum. Benim yaptığım da tıpkı böyle görünüyor işte. Lokanta usulü sarı mercimek çorbası. (sarı olduğunu vurgulayan birçok tarif var internette.)

Mercimek çorbasıyla ilgili bilinenlerin sonuna geldik. Yeni tariflerde görüşmek dileğiyle.

Hoşçakal sevgili okur.

23 Haziran, 2017

Didem'in Mutfağı..........

Merhaba sevgili okur.
Bu yazıda sana yaptığım yemeklerden ve efsanevi temizlikten bahsedeceğim. Gerçekten gerek var mıydı bunları yaşamama hiç bilmiyorum.

Öncelikle bilen bilir lise zamanlarında yemeklerimizi bir dönem öğretmenevinde yerdik. Köri ve Hünkar bir yerden sonra sıkabiliyor zira. Öğretmenevi'nde ise sulu ev yemekleri olurdu. Bu arada arada sırada mantı yediğimiz bir de esnaf lokantası vardı; ama esnaf lokantası olduğu için öğrenciye lüks kalırdı.  öğretmenevinde favori yemeklerimden bir tanesi patates ve tavuk haşlamaydı. Hem doyurucu, hem sağlıklı, hem lezzetli, hem de ucuz  olduğu için favorimdi. Patates ve tavuk olurdu içinde.
Burada yaşarken yemeklerimi kendim yaptığım için de, eski günleri yadetmek maksadıyla deneyeyim bakalım dedim. Ah sevgili okur neden dedim ki bunu? Domates soslu makarnanın ahı çok fena tuttu.

Öncelikle internette içime sinen bir patates tavuk haşlama tarifi bulamadım. Tariflerin bir kısmı tavukları terbiyelerken, bir kısmı terbiyeyi suya katıyor. Bu ikisi arasındaki farkı ve terbiyenin ne işe yaradığını yazsalardı tarife, ben de bana uygun olan yolu seçebilirdim. Olmadı. Ben de suya terbiye katmak yolunu -kolay olan- seçtim ve bir daha denemeyi bile düşünmem.
Bir de, ben öğretmenevinde yemeğin içinde soğan haşlama yoktu; fakat tariflerde gördüğüm için deneyeyim dedim. Külliyen hata! Hatırlamak dahi istemediğim bir diğer detay yemek piştikten sonra kara biber eklemek ve bir iki taşım daha kaynatmak. Baharatların tadını yemek içinde çok alamayan ve bu yüzden kimi zaman işlevsiz olduklarını düşünen biri olarak karabiberin bir yemeğe nasıl tat -lezzet demeye dilim varmıyor diğer yemek bloggerları gibi. zaten yemek bloggerı da değilim- kattığını ziyadesiyle fark ettim.

Fena değildi yeniyordu; ama benim yemek lezzetindeki ölçütüm o yemeği birine ikram etmeyi isteyip istemeyeceğimdir. İnsan kendi yaptığını yer bir şekilde, karın doyurmak için.

İşte böyle sevgili okur. Dönemin sonlarına yaklaşırken Didem'in Mutfağı'nın enlerini seçelim.


Yenilmeyecek, çöpe dökülecek seviye: Un helvası. Sadece tadına baktım ve hala midem bulanıyor. Allah affetsin.
En lezizzzzzz: Köri soslu tavuk. Kahveci Hacıbaba'da yediğim köri soslu tavuklardan bir şey öğrenmişim demek ki.
Basit olduğu için kötü yapılamayacak: Mantar kavurma, kuru fasülye
Ne olduğuna karar veremediğim: Sebzeli makarna. Bu yemeği yapmak çok zevkliydi; tadı da kötü değildi; ama çok bayılmadım. Yine de yapmayı canımın istediği bir yemek. Tuhaf duygular içindeyim bu yemekle ilgili, sanırım geliştirilmeye açık bir yönüm.

Efsanevi temizliği yazmak için enerjim kalmadı sevgili okur. Adı üstünde efsanevi olduğu için çok yoruldum.

05 Haziran, 2017

Hayatımın en rahatsız iki saatlerinden birini geçirmeye geldim.
Evet dostlar doğru bildiniz. Sunum yapacağım dün bahsettiğin derse.

09:25
Bitti. Hayatı yeniden yeşil görüyorum.

Ertesi gün 01:11
Beklediğim kadar kötü değilmiş meğer.

:'(

Daha önce bir ders için "Bu dersi almamak için bu okula gelmekten vazgeçebilirdim dediğim bir ders vardı ki, bilen bilir okulumu çok severim.
Yarın sunum yapacağım bir ders var ki, bu dersi almamak için Erasmus'a gelmeyebilirdim.
Ki bilen bilir bu, ilki kadar büyük bir cümle değil.

Çok mutsuzum sevgili blog okuyucusu, yarını pas geçip çarşambaya atlamamız lazım, ACİLL!!

Bu arada bugün bir porsiyon daha yemek yedim ama hala 2 günlük yemeğim var. Umarım 2 gündür yani. de olmasın çünkü 4 gün aynı yemeği yemek zaten yeterli, 5'e gerek yok.

04 Haziran, 2017

ödev

Bugün aşırı ders çalıştım sevgili okur.
Bir sunumum ve bir makalem var üzerinde çalıştığım.
Adeta TSK yurtta, -1 kat seviyesindeki tepemde havalandırmanın açık olduğu çalışma masamda, yanımda bol sütlü neskafemi yudumlarken şalıma sarılıyormuşçasına ders çalıştım.
Allah affetsin.

Bugün çok ders çalışmanın yanında çok da yemek yaptım. Normalde yemeklerini günlük yapan birisi için çok yani. En az 2 hatta belki 3 günlük daha yemeğin var. Yemeğimin ismi: Patatesli, havuçlu, bezelyeli yemek. Diğenin ismi: Mısırlı pilav. Mısırlı pilav hem içinde yer alan mısır tanelerini anlatıyor hem de Kırklarelili Didem gibi, pilavın kütüğüne dahil bilgiler içeriyor. Mısır'da dedesi olan bir insan için oldukça sıradan bir isim. Sulu yemeğimin ismini ise besin maddelerini tencereye atma sıramıza göre oluşturdum.

Verimli bir gün.

01 Haziran, 2017

Sevgili okur bir tespitim var.
Az önce vanilyalı kola içerken fark ettim ki, ben vanilya aromasından hoşlanıyorum.
Seviyorum yani.
Keşke vanilyalı neskafede de vanilya tadı olsaydı.

31 Mayıs, 2017

18-20 Nisan: Berlin

6 ülke, 10 şehir, 2 köy(evet. köy.) sığdırdığımız 21 günlük turun ilk durağıydı Berlin. Sürecin tamamını not aldım ve o notlardan yola çıkarak bu postu hazırlıyorum; çünkü yaşarken çok hoşlanılan anılar sonrasında unutulabiliyor. Unutmak istemediğim bir yaşam deneyimiydi. Anıdan fazlasıydı; çünkü bu süreçte yalnızca yeni yerler görmedik. Öncesinde hayal edemeyeceğimiz türlü problemler yaşadık, sıkıntılar atlattık, ilginç insanlarla karşılaştık. Çok güldük, çok üzüldük, stres yaptık. Stresten ve olumsuzluklardan dolayı üzüldük, sinirimiz bozulduğu için günlük. Konsantre bir 21 gündü yani, birkaç ayın tüm duygu değişimlerini bu sürece sığdırdık; fakat kesin olan bir şey var ki yaşarken çok fazla göze batan olumsuzluklar dahi geriye dönüp bakarken anı olarak kalıyor. Tüm açıklığıyla anlatacağım blog serisinin ilk kısmına hoşgeldin sevgili okur!

Berlin otobüsümüze varışımızla başlayan adrenalin, gezinin diğer 20 gününde de yanımızdan ayrılmadı. Sabah 04:30'daki otobüsümüze gitmek için, buranın gece tramvaylarını kullanmak için yola çıktık; fakat gideceğimiz otobüs istasyonuna tek tramvayla ulaşmak mümkün değildi. Sırtımızda 10 kilo, önümüzdeki sırt çantasında 4 kilo ve kolumuza taktığımız 2 kiloluk el çantasıyla, iki tramvay arası aktarma yaparken, ikincisini kaçırdık. Zaman hızla daralırken ve biz otobüsü kaçırma tehlikesine her dakika yaklaşırken çaresizliğimizi fırsata çeviren taksi şoförünün olduğundan yüksek fiyata istasyona götürmesine dahi göz yummak zorunda kaldık, yine de otobüsü kaçırsak yanacak olan parayı düşününce çok da takılmadık. Kolay değil sevgili okur, eurozone'a giriyoruz. Her kuruşun önemi var.

Hostelimiz kaldığımız diğer hostellerle kıyaslayınca oldukça rahattı; fakat merkeze çok uzaktı, bu yüzden metro haritasını etkili bir şekilde kullanma becerimi geliştirdim. Yine de muhitinin iyi olması bir avantaj; çünkü Paris'te bu kadar şanslı olmayacaktık. 

Sabah hostele varıp eşyalarımızı bırakıp gezimizin ilk "tuvalette makyaj" kısmını da deneyimledikten sonra merkeze, free walking tour'a katılmaya gittik ve işte hayatımın tam da bu anında free walking tour'ların aslında ücretsiz olmadığını öğrendim. 

Brandenburg Kapısı
Berlin'de bulunduğumuz ilk turistik yer, Mitte. Aynı zamanda turların başlangıç noktası. Her şeyin başı.

Şimdi şöyle ki, turun başında rehber bizden bir ücret talep etmediklerini, tur sonunda memnun kalırsak bahşiş vereceğimizi söyledi; fakat tur bittikten sonra da, kişi başı 10-15 euro bahşiş istediklerini söyledi. "Abicim sen resmen bize fatura çıkardın, bu nasıl bahşiş" dedikse de, içimizden dediğimiz için pek faydasını görmedik. Yine de bu turlar, sonunda bahşiş vermeli şeyler oldukları için rehberler iyi zaman geçirtiyor, eğlendiriyorlar. Bir kere kuru kuru gezmeyip tarihini ve anlamını öğrenmek gibi muhteşem yanları var. Yine de 10 euro nedir yahu. İnsaf. E hadi bu adam 10 euro bahşiş isterken hiç utanmadı, çat diye çıkarıp 20 euro vermek nedir? Parası olan insan neden free walking tour'a katılır ki. Hayret bir şey.

Berlin'e gitmişken Türk Mahallesi Kreuzberg'e elbette ki gittik, bir markete girip özlediğimiz abur cuburları almayı ihmal etmedik. Polonya'nın bisküvidir, çikolatadır, cipstir gibi atıştırmalıklarını sevemedim. Bisküvi çeşitleri çok az, keza cips çeşitleri de öyle... Yalnızca sade, paprikalı, peynir soğanlı ve et aromalı cipsler var. Cips gibi cips olan Ketçaplı Ruffles olmadıktan sonra ne anladım ben cipsten. Gezi boyunca genelde öğünleri atıştırmalıklarla geçiştirdiğimiz düşünülünce damak tadımıza uygun atıştırmalıklar bulabilmek sevindiriciydi.

Eh, Berlin'e gidip döner yememek de olmaz. Ben ki, efsanevi dönerler diyarı olan Samsunlu biri olarak Ankara'da dahi döner yemeyen biriyim, gittim Berlin'de döner yedim. Aşırı açken yiyince güzel geliyor. Lezzeti ucuza almak isteyenler için.

Berlin Duvarı gezmesi en keyifli kısımlardan biriydi. Fotoğrafların arasından seçemediğim için hepsini birden koymaya karar verdim, hepsi de güzel.

Checkpoint Charlie, Berlin'in turistik yerlerinden. Duvarda da yerini almış.


"Duvarın batısında bulunan bu resimde Eski Sovyet Lideri Leonid Brezhnev ve Eski Doğu Almanya Lideri Erich Honecker öpüşüyor.  Resmi yapan ressam Dmitri Vrubel çalışmasına “My God, help me to survive this deadly love” ismini vermiş." 



Aşırı soğuktu. Ama aşırı.

Foursquare kullanmıyorum, yalnızca Berlin duvarı.

Berlin duvarı bana kırmızı topuklu çizme giyen bir şarap şişesiyle selfie çekme imkanı verdi. Aro Berlin Duvarı.


Sanırım favorim 




Kimsenin bu blogu gezilecek yerleri görmek, turistik yerlerin adresini öğrenmek için ziyaret edeceğini düşünmediğim için hangi meydanlara gitmek gerekir, Televizyon Kulesi nerededir sorularını cevapsız bırakacağım. Gezilen meydanlar bir gün unutulacaktır gibi hissediyorum, unutulmayacak olan anılar. Berlin anılarımın içinse ise Yıkık Kilise önemli yere sahip.

Efendim, Yıkık Kilise, orjinal ismiyle Kaiser Wilhelm Anıt Kilisesi, İkinci Dünya Savaşı sırasında zarar gören ve Batı Berlin'in simgesi niteliğinde bir yapı. Restore edilmeyip harabe halinde duruyor, içi ise müze olarak kullanılıyor. Aşağıda görünen ana kulenin karşısına ise şu anda aktif olarak kullanılan ibadet bölümü yapılmış.


Bunlar yeni yapının içinden görüntüler ve şu gezi boyunca kaç katedral, kaç kilise gezdim bilmiyorum; bu blogda paylaşacağım başka kilise yoktur. Bu öyle güzeldi.


Ana kule. 

Efendim haliyle her turist gibi gezdiğimiz yerlerden magnet aldık. Berlin de her turist gibi magnetlere turistik yapıların görsellerini koymuş. Yıkık Kilise de gezilecek yerlerden biri olduğu için magnetlerde yerini almış. Biz Berlin magnetini kilisenin tam karşısından aldık, buna rağmen magnete baktığımda sol üst köşesi kırık gibi bir hisse kapıldım ve gayriihtiyarı bir şekilde bunu arkadaşımla da paylaştım.

Evet dostlar, kırık dediğim kısım Yıkık Kilise'ydi.

Soldan ikinci

Berlin enerjimizin yüksek olduğu, henüz gezme hevesiyle dolup taştığımız zamanlardaydı. O yüzden güzel anılarla hatırlıyoruz. Zaten fark ettik ki ilginç olaylar gezi esnasında istemesek de bizi buluyor. "Yola çık, hikaye seni bulur." gibi bir slogan bulabilirim açacağım gezi bloguna. Interrail Türkiye'den esinlendiğimi inkar edemem. 

Berlin'den ayrılışımız da tıpkı gidişimiz gibi oldu. Akşam saat 10'da biz mışıl mışıl uyumanın hayaliyle yatağımıza uzanmışken, Amsterdam otobüsünün ertesi gün kaçta olduğunu kontrol etmemle rahatımız kaçtı. Gece yarısından sonraki zamanda takvimin bir yaprak ileri gittiğini hesaba katmayarak kalmayacağımız hostel için bir gece daha ödeme yapmıştık. Yataktan fırlayıp yukarıda saydığım kiloda çantaları yerleştirip otobüse adeta koşarak, hızlı gitmesi için metroyu iterek vardık. Normalde uzun otobüs yolculuklarını sevmem; fakat onca koşturma ve otobüs kaçırma korkusundan sonra,-üstelik Poznan-Berlin otobüsünden 2-3 kat daha pahalıydı Amsterdam bileti. Dediğim gibi sevgili okur, her kuruşun değeri var.- 9 saatlik yolda ancak dinlendik.

Şimdilik bu kadar sevgili okur. Yeni yazılarda buluşmak dileğiyle.

Sevgiler,
Didem