15 Şubat, 2013

Müşterek Dostumuz, Müştak

Turuncu balık Luigi

Bu yazıyı yazdığım zaman balığım yakın zamanlarda ölmüştü ve ben de bu işlerden elimi eteğimi çekmiş, bir daha hiçbir balığı Luigi kadar sevemeyeceğimi düşünmüştüm. Efendim abartılı bir sevgi olabilir; fakat Luigi oldukça uzun süre benimle birlikteydi ve ben de açıkçası uzun süre yaşadığı için gurur duyuyordum. Bu yüzden bir daha balık almayacağımı söyledim.

Fakat birkaç hafta önce almayı düşündüm, sonra da Luigi'ye haksızlık olur gibisinden saçma bir düşünce içimdeki isteği bastırmamı söyledi. Yine de, artık bir Müştak'ım var ve ben bu durumdan çok memnunum.

Müştak, doğum günü hediyesi. İsmini Charles Dickens'ın Müşterek Dostumuz romanından alıyor. Ama ben Müştak'la sohbet falan ediyorum ve Müşterek Dostumuz demek oldukça uzun oluyor. Müştak olarak kısalttım. Ve zannediyorum Müştak ismini sevmeye başlıyorum.

Müştak'ın düşüncelerinden emin olmak için ona sormak gerekir ama bence beni seviyordur. Çünkü ben onunla konuşuyorum. Sen, diyorum. Sürekli suyunu pisletip yemek yiyorsun. Ama ben senin aksine, diyorum. Okula gidip ders çalışıyorum. Ona evde işsiz oturan koca muamelesi yapıp başının etini yiyorum.

Rüyamda intihar ettiğini görüyordum, sanırım bu tip konuşmalarımı azaltıp sevdiğimi daha sık söylemeliyim 



06 Şubat, 2013

"Olduğum yerde duruyorum, zaman yanımdan geçip gidiyor."

gül yüzümü de koyayım

30 0cak

 Bu yazıya yazmayı düşünmemle, yazmam arasında geçen süre, iki saat on yedi dakika. Eğer bu bloga yazmış olduğum her yazı için böyle tereddüt duysaydım sanırım birkaç postluk bir blogum ancak olurdu. Bir de şu yazdığım birkaç cümleyi okudum da çok ciddi bir başlangıç olmuş. Oysa ciddiyet değil konumuz. Bir konumuz yok.

Doğum günüme yarım saat var.

 Hatta bu cümleyi yazdıktan sonra birkaç video izledim, tumblr'a baktım, benimle aynı gün doğan birinin doğumgünün kutladım, dolayısıyla şu an on üç dakika kaldı.

Yine bir yerlere takıldım on bir...

Pekala bu geri sayım işini bırakıyorum. Aslında normalde heyecanla doğum günü beklemek pek yaptığım bir şey değildir. Aslında Ceren'le tanıştıktan sonra önem verir oldum doğumgünlerine. Ondan önceki on beş yıllık hayatımda yalnızca teyzemin kızının doğum gününü hatırlamak için çaba sarf ettim, çünkü o herkesin her yıl doğum gününü kutlar ve kendisininki de unutulunca kızardı. E haklı bir yerde ama ne biliyim..


06.02.2013
23:25

Aslında bu yazıya başlarken niyetim, yani 30 Ocak'ta başlarken, yazıyı 31 Ocak olmadan bitirmek ve yollamaktı; fakat olmadı. Sonra, doğum günümle birleştirir ikisini yazıp yollarım derim, o da olmadı. Ama bugün sevinçli şeyler yaşayınca yollamaya karar verdim. Tabi, bazı düzeltmeler yaparak...

Öncelikle bugün beni oldukça sevindiren bir gün olduğunu söylemeliyim. Bu şaşırtıcı bir durum çünkü Endokrin'e gittiğim günlerde ve öncesindeki bir hafta boyunca ağır bunalıma giriyorum. Ya da dur dünden başlayayım anlatmaya. Ben kaç yaşında olduğumu dün fark ettim. Yani 18 yaşımı doldurduğumu dün arkadaşımın uyarısı üzerine 5 Şubat 2013'ten 31 Ocak 1995'i çıkarmak suretiyle 18 yıl ve 4 günlük olduğumu fark ettim. Benim için şaşırtıcı bir deneyimdi, zira annem on yedi yaşında olduğum konusunda diretiyordu. Ben de öyle alıştım ki yaşımı büyültüyor gibi görünmemek için küçültmeye, birkaç sene daha on yedi takılmayı planlıyordum. Ama iyi ki bunu dün fark ettim; çünkü dün fark etmesem bugün hastanede çocuk kan almaya kan vermeye çalışırken on sekiz yaşında olduğum söylendiğinde "Hadi canım atıyosun ben harbiden 18 yaşında mıyım yani?" gibi bir sokak jargonu dolu şaşkınlık belirtisi gösterebilirdim. Neyse ki on sekiz yaşında olduğunun bilincinde olan, oldukça bilinçli bir birey olarak karşıladım benim kanımı almayacakları haberini -ama sonra bu seferlik aldılar- Ehehe artık "abi on sekiz yaşında insan liseye mi gider" diyebileceğim, okuldan herkesin en az bir kez söylediği üzere.

Öyle işte. Artık Çocuk Endokrin'e gidemiyorum. İnsan buna sevinir mi? Seviniyorum, havaya falan uçtum hatta. Oley be kurtuldum o delikten. 2009'da tedaviye başlarken, on sekiz yaş üzerinin muayene olamadığını öğrendiğimde, "benim buradaki işim hayli hayli biter o zamana kadar" demiştim. İnsan böyle şeyleri hatırlayınca daha bir duygulanıyor.

Bir de on sekiz yaşımda olduğumu fark ettikten sonra neleri yapabileceğimi düşünüyorum sürekli. Mesela sigara alabilirim bakkaldan, ya da sağlık ocağına tek başıma muayene olup üstüne gönül rahatlığıyla rapor alabilirim, okul dilekçelerine kendi imzamı atmak ve dersaneye kendi numaramı vermek konusunda çekincelerim var hala ama o konuyu düşünmemeye çalışıyorum. Güzel ya, çok zevkli 18. Oha resmen on sekiz. Ressmen!

24 Ocak, 2013

Mesela Bazen


Blogta izlediğim dizilerden bahsediyim diyorum; ama Dexter'ın son dört bölümünü bile bitirememişken bunun pek de iyi bir fikir olmadığını fark ediyorum. Sonra değişik, çok acayip işler yapsam diyorum, bunu ne zaman desem sonunu getiremediğim bir hikaye yazma serüvenine giriyorum. Ardından film analizi yapsam diyorum ve sonra diyorum ki "ben daha iyisini yapamıyorsam en iyisi budur"dan şaşma. Zaten ne izlesem beğeniyorum, onun eleştirisi de hiç güzel olmaz ki. Başlık atıp altına "Filmi baştan sona beğendim." desem çok acayip işler yapmak isterken çok saçma işler yaparken bulabilirim kendimi. Edebi eleştiri ise etraftaki ahkam kesen birkaç blogun ardından midemi bulandırır oldu. Zaten çoğu da edebiyatın kilometre taşları tarafından türetilmiş, kendilerine ait olmayan isimlerin ardına sığınıyorlar. Ne anladım bu işten.

Yani sonuç olarak eleştiri türünden bir şey yazamayacağıma karar verdim.

Günlük gibi de kullanamıyorum çünkü günlük yazabilsem deftere yazacağım. Ama kimse benim bir günde kaç tane zeytin yediğimi merak etmeyeceği için bu işe pek bulaşmamayı tercih ediyorum. Günlük anlayışımı, günlüğün özelliklerini ezbere sayabilecek durumda olmam değiştiremiyor.

Yani çok acayip şeyler yazma planlarım böylece suya düşüyor.

Zaten dersler, dershane, sınavlara tam gaz başlamış arkadaşlar etrafımda olduğu sürece ben kendimi o ruh halinden sıyırıp da yazı yazamam. Başka bir şey düşünüyormuş, başka bir şeylerle çok acayip ilgiliymiş gibi yapamam. Bundan sebeptir ki son birkaç postta sürekli derslerden bahsediyorum. Ne yapabilirim, insanlar dış görünüşü de geçip netlerle yargılayacak kadar çıldırmışlar. Şu an bu son lafımı çok sevdim çok doğru söylemişim gibime geldi, bilemiyorum.

Ayrıca şu sıralar çok şanslı hissediyorum. Eğer Abdülmecit zamanında yaşasaydım kesin adama platonik olurdum, Charles Dickens zamanında yaşasam da Dickens'a vurgun olurdum. Hayranlıkla başlardı sonra vereme kadar yolu var. Ressmen verilmiş sadakam varmış. Tatilde Müşterek Dostumuz'u okumayı planlıyorum ve bir hayli de heyecanlıyım.

22 Aralık, 2012

Ama ben hazırlık okumuştum'u tükettik artık

Şu çok lazım bir şey.

Bir yılın daha sonuna yaklaşmamızla bloglarda artış gösteren "favoriler" başlıkları, gördüğüm an bir süre durup düşünmeme neden oluyor. Ve sonra, neden böyle bir post atmadığımı anlıyorum. Çünkü bahsedebileceğim kayda değer favorilerim yok.

Örneğin aralık ayı en favorilerine ne yazabileceğimi ele alalım.

Favori mekan: Dersane
Favori kitap: Esen 11. Sınıf Geometri -Konu Özetli-
Favori aktivite: Matematik Danışması
Favori film desen yok. Neden, çünkü sinemaya gidebileceğimiz vakit yok.
En atraksiyonlu anı: "Bugün saçımı asansörde yaparım." dedim, geç kaldığım için. Saç yapmaktan kastım tepemdeki siyah tel tokayı çıkarıp salık tabir edilen forma geçmesini sağlamak. O an kendimi adeta özel ajan Angelina Jolie gibi hissettim ama tabi asansörün aynası açık seçik dersaneye giden bir Didem olduğumu gösteriyordu.
En çok güldüğüm olayı hiç sorma zaten. Acı ama gerçek, okulda komik video izlemek. Başında da Ala Geyik Şebermesi geliyor.

Aklıma daha fazla kategori bile gelmiyor, düşünün artık olayın vahametini. Bir de facebook'u açtığımda şu sıralar karşıma sürekli mezuniyet için okul bahçesine yazılan sınıf adlarının falan fotoğrafları çıkıyor. Sinir olmaktan kendimi alamıyorum. Her beş arkadaşımdan üçünün bu yıl mezun olacak olması sebebiyle facebookta iyice gözümüze sokulan mezuniyet, yıllık, cüppe olaylarını görmemek için facebook'a girmez oldum.

Yani aralık ayı benim aklıma bol bol okul bahçesine yazılan sınıf adlarının tepeden çekilmiş görüntüsü olarak kazındı. Dolayısıyla neyin favorisini yapacağım. Zaten az önce çabamı da gördünüz ve hiç de eğlenceli ve heyecanlı bir durum yok ortada. Üstelik sınavlar öyle bir durum ki sınav haftası olayını çoktan aştık. Sınav dönemi yaşıyoruz. Herkesle birlikte başlayan sınavlar üçer beşer devam ediyor. Tek bir haftamız geçmedi ki sınav olmasın. İki tane sınav olan vardı bir tane, tatil gibi gelmişti.

Gerçekten iyi değilim. On birinci sınıf da hiç zevkli değilmiş ayrıca.

14 Aralık, 2012

Didem ile Nostalji Kuşağı


Cuma günlerini Dexter ve diğer güzel şeylere ayırdığım için bu güne sınavlardan bahsederek haksızlık yapmak istemiyorum. Nelerden bahsedebileceğimi düşünürken aklıma Tadelle çikolata bile geldi; ama saçma olacağı ve Tadelle ile bir bağım olmadığı için bundan hemen vazgeçtim.

Sumi ve Sliwer ile aktif olarak blog yazdığımız, benim blogu ilk açtığım zamanlar geldi aklıma. İlk önce blogcu'dan açmıştım; Sliwer'ın bloggerın daha kaliteli olduğunu söylemesi üzerine bu adresi almıştım. Birkaç tema denemesinin ardından ilk zamanlardan beri aynı temayı kullanıyorum.Değiştirmek gibi bir fikrim de yok. İlk öykümü yazarken çok uyumluydu. Sonra fark ettim ki günlük tipindeki bir bloga da uyar. Ya aslında kabul ediyorum isim ve tema birbirinden alakasız; ama ayrı ayrı güzel olmaları bu kusuru kapatır bence.

Tanrılar da Ağlar. Bunu da esinlendiğimi, hatta ne esinlenmesi direkt aldığımı anlatmıştım bir postta. Profösör o zamanlar yorumlarıyla yalnız bırakmazdı. Neden bunlardan bahsettiğime gelince, üzerimde şalım ve elimde Starbucks bardağı içindeki neskafe üçü bir aradam doğaçlama gerçekleşen bir nostalji havasına girdim ve arşive göz atayım dedim. Böyle yaparken tozlu raflardan eski kitapları alıp karıştırır gibi hissediyorum kendimi. Sonra da hemen bu rahatsız edici düşünceden kurtuluyorum.

Baktım da, o zamanlar genel konum Tübitak'tan yakınmakmış. Demediğimi bırakmamışım. Ama hakkım vardı, o zamanlar hazırlıktan sonra girdiğimiz dokuzuncu sınıf temposuna alışamamak, alışmaya fırsat bulamamak, yapacağımız projeden bir süre sonra umudu kesip bitirmeye uğraşmak gibi moral bozucu sorunlarımız vardı. Şimdi o zamanki sıkıntıları basit şeyler olarak gördüğümüz doğru; çünkü tatmin edici bir sonuçla bitirdik süreci. Fakat yaşarken onca emeğin çöpe gitmesi ihtimali o kadar yakın duruyor ki insana...
Neyse ki sayısız Tübitak ve Kore postunun sonuncusunu mutlu bir haberler bitirebildim.

O zamanlar haftada iki gün okulda derslerimiz erken bittiği için Violet'e gider, kivi çayları eşliğinde Monopoly Deal oynardık. Oysa artık Violet'e gitmiyoruz, İlyada'da Tabu oynuyoruz. Gerçi bunu da yılda iki kere yapıyoruz. Biri senenin başında, biri sonunda. Okulu asıp oyuna kaçmaya pek fırsat kalmıyor. Ama Violet'te kivi çayı ve monopoly deal'la geçen öğleden sonralarını özledim. Hiç olmazsa geçen yıl okulda oynadığımız gibi yine sınıfta bile olsa oynasak. Tabi tenefüslerde geometri çözmüyor olsak bunu yapabilirdik.

Sınavlardan bahsetmeyeceğim dedim. İyi ki dedim yani. Olsun, bir hatırlamak güzel geldi.

Yine de zaman makinesi icat edilse o zamanlara geri dönmem. Şimdilerden de memnunum. Bir postta da ondan bahsederim.

13 Aralık, 2012

Yarın sınav var. Ama olsun yarın cuma.

 Temsili Resim: Pollyanna

Yine matematik sınavım var. Yine matematik kampı yoğunluğunda bir şeydeyim.
Karmaşık Sayılar harflerini silerek Aşık Ayılar yapmamak için kendimi zor tutuyorum.

Ama en azından yarın haftanın biteceğini bilmek, dexter izleyeceğimi bilmek, hatta ve hatta hızımı alamazsam film de izleyebileceğimi bilmek ve cumartesi erken kalkmak mecburiyetim olmadığını da bunlara katmak keyfimi biraz olsun yerine getiriyor.

 Korkunun ecele faydası yok, o malum artık. Ben de teselli ediyorum böyle kendimi. 

12 Aralık, 2012

Otobüs denemeleri

Okullar açıldığından beri otobüste çok fazla zaman geçirdiğimden, buharlaşmış camdan dışarı bakarken aklımdan geçirdiğim onca düşünce birikiyor, birikiyor veTutunamayanlar'ı zaten yeni bitirmiş olan hassas bünyemi karmaşaya sürüklüyor. Aklımdan öyle düşünceler geçiyor ki zannedersiniz Ahmet Altan'ın çok sevdiğim deneme kitapları yanında solda sıfır kalır. Peki ne yapmalı? Twitterın yüz kırk karakterini Dexter'dan bahsetmek, onu izleyemediğimi söylerken derslerden yakınmakla kullanıyorum. Tumblrda yazdığım cümleleri ise toplasanız bir a4 kağıdı etmez zaten. Geriye kalan tek seçeneğim blogspot. Buradan da yazdığım öyküyü yarım bıraktığım için soğudum. Aslında yarım bırakan da benim, yarım kalmasına üzülen de. Ama şöyle bir durum var, öykünün kendisini de, konusunu da seviyorum; fakat bir problem ortaya çıktı. Ben otobüsten inip de eve yürürken geçen mesafede Açılmayan Kavanoz'u dinlerken yolda yürüyen bir kız ve onu hiç tanımadan kıza bir geçmiş, gelecek, konuşmalar, duygular, karakter özellikleri yakıştıran erkek karakter düşünürdüm. Sonra aklıma bunu blogda yazmak geldi; fakat zihnimde kurduklarım kadar güzel olmayınca, yazmak isteği de kalmadı içimde.

Fakat burayla barışmaya karar verdim. Çünkü temamı çok seviyorum. Yan taraftaki minik kutucuklarımı seviyorum. Bir de günlük tutmak istiyor; fakat buna çok üşeniyorum. Yani burayı o şekilde kullanmaya tekrar başlasam iyi olacak.