22 Aralık, 2012

Ama ben hazırlık okumuştum'u tükettik artık

Şu çok lazım bir şey.

Bir yılın daha sonuna yaklaşmamızla bloglarda artış gösteren "favoriler" başlıkları, gördüğüm an bir süre durup düşünmeme neden oluyor. Ve sonra, neden böyle bir post atmadığımı anlıyorum. Çünkü bahsedebileceğim kayda değer favorilerim yok.

Örneğin aralık ayı en favorilerine ne yazabileceğimi ele alalım.

Favori mekan: Dersane
Favori kitap: Esen 11. Sınıf Geometri -Konu Özetli-
Favori aktivite: Matematik Danışması
Favori film desen yok. Neden, çünkü sinemaya gidebileceğimiz vakit yok.
En atraksiyonlu anı: "Bugün saçımı asansörde yaparım." dedim, geç kaldığım için. Saç yapmaktan kastım tepemdeki siyah tel tokayı çıkarıp salık tabir edilen forma geçmesini sağlamak. O an kendimi adeta özel ajan Angelina Jolie gibi hissettim ama tabi asansörün aynası açık seçik dersaneye giden bir Didem olduğumu gösteriyordu.
En çok güldüğüm olayı hiç sorma zaten. Acı ama gerçek, okulda komik video izlemek. Başında da Ala Geyik Şebermesi geliyor.

Aklıma daha fazla kategori bile gelmiyor, düşünün artık olayın vahametini. Bir de facebook'u açtığımda şu sıralar karşıma sürekli mezuniyet için okul bahçesine yazılan sınıf adlarının falan fotoğrafları çıkıyor. Sinir olmaktan kendimi alamıyorum. Her beş arkadaşımdan üçünün bu yıl mezun olacak olması sebebiyle facebookta iyice gözümüze sokulan mezuniyet, yıllık, cüppe olaylarını görmemek için facebook'a girmez oldum.

Yani aralık ayı benim aklıma bol bol okul bahçesine yazılan sınıf adlarının tepeden çekilmiş görüntüsü olarak kazındı. Dolayısıyla neyin favorisini yapacağım. Zaten az önce çabamı da gördünüz ve hiç de eğlenceli ve heyecanlı bir durum yok ortada. Üstelik sınavlar öyle bir durum ki sınav haftası olayını çoktan aştık. Sınav dönemi yaşıyoruz. Herkesle birlikte başlayan sınavlar üçer beşer devam ediyor. Tek bir haftamız geçmedi ki sınav olmasın. İki tane sınav olan vardı bir tane, tatil gibi gelmişti.

Gerçekten iyi değilim. On birinci sınıf da hiç zevkli değilmiş ayrıca.

14 Aralık, 2012

Didem ile Nostalji Kuşağı


Cuma günlerini Dexter ve diğer güzel şeylere ayırdığım için bu güne sınavlardan bahsederek haksızlık yapmak istemiyorum. Nelerden bahsedebileceğimi düşünürken aklıma Tadelle çikolata bile geldi; ama saçma olacağı ve Tadelle ile bir bağım olmadığı için bundan hemen vazgeçtim.

Sumi ve Sliwer ile aktif olarak blog yazdığımız, benim blogu ilk açtığım zamanlar geldi aklıma. İlk önce blogcu'dan açmıştım; Sliwer'ın bloggerın daha kaliteli olduğunu söylemesi üzerine bu adresi almıştım. Birkaç tema denemesinin ardından ilk zamanlardan beri aynı temayı kullanıyorum.Değiştirmek gibi bir fikrim de yok. İlk öykümü yazarken çok uyumluydu. Sonra fark ettim ki günlük tipindeki bir bloga da uyar. Ya aslında kabul ediyorum isim ve tema birbirinden alakasız; ama ayrı ayrı güzel olmaları bu kusuru kapatır bence.

Tanrılar da Ağlar. Bunu da esinlendiğimi, hatta ne esinlenmesi direkt aldığımı anlatmıştım bir postta. Profösör o zamanlar yorumlarıyla yalnız bırakmazdı. Neden bunlardan bahsettiğime gelince, üzerimde şalım ve elimde Starbucks bardağı içindeki neskafe üçü bir aradam doğaçlama gerçekleşen bir nostalji havasına girdim ve arşive göz atayım dedim. Böyle yaparken tozlu raflardan eski kitapları alıp karıştırır gibi hissediyorum kendimi. Sonra da hemen bu rahatsız edici düşünceden kurtuluyorum.

Baktım da, o zamanlar genel konum Tübitak'tan yakınmakmış. Demediğimi bırakmamışım. Ama hakkım vardı, o zamanlar hazırlıktan sonra girdiğimiz dokuzuncu sınıf temposuna alışamamak, alışmaya fırsat bulamamak, yapacağımız projeden bir süre sonra umudu kesip bitirmeye uğraşmak gibi moral bozucu sorunlarımız vardı. Şimdi o zamanki sıkıntıları basit şeyler olarak gördüğümüz doğru; çünkü tatmin edici bir sonuçla bitirdik süreci. Fakat yaşarken onca emeğin çöpe gitmesi ihtimali o kadar yakın duruyor ki insana...
Neyse ki sayısız Tübitak ve Kore postunun sonuncusunu mutlu bir haberler bitirebildim.

O zamanlar haftada iki gün okulda derslerimiz erken bittiği için Violet'e gider, kivi çayları eşliğinde Monopoly Deal oynardık. Oysa artık Violet'e gitmiyoruz, İlyada'da Tabu oynuyoruz. Gerçi bunu da yılda iki kere yapıyoruz. Biri senenin başında, biri sonunda. Okulu asıp oyuna kaçmaya pek fırsat kalmıyor. Ama Violet'te kivi çayı ve monopoly deal'la geçen öğleden sonralarını özledim. Hiç olmazsa geçen yıl okulda oynadığımız gibi yine sınıfta bile olsa oynasak. Tabi tenefüslerde geometri çözmüyor olsak bunu yapabilirdik.

Sınavlardan bahsetmeyeceğim dedim. İyi ki dedim yani. Olsun, bir hatırlamak güzel geldi.

Yine de zaman makinesi icat edilse o zamanlara geri dönmem. Şimdilerden de memnunum. Bir postta da ondan bahsederim.

13 Aralık, 2012

Yarın sınav var. Ama olsun yarın cuma.

 Temsili Resim: Pollyanna

Yine matematik sınavım var. Yine matematik kampı yoğunluğunda bir şeydeyim.
Karmaşık Sayılar harflerini silerek Aşık Ayılar yapmamak için kendimi zor tutuyorum.

Ama en azından yarın haftanın biteceğini bilmek, dexter izleyeceğimi bilmek, hatta ve hatta hızımı alamazsam film de izleyebileceğimi bilmek ve cumartesi erken kalkmak mecburiyetim olmadığını da bunlara katmak keyfimi biraz olsun yerine getiriyor.

 Korkunun ecele faydası yok, o malum artık. Ben de teselli ediyorum böyle kendimi. 

12 Aralık, 2012

Otobüs denemeleri

Okullar açıldığından beri otobüste çok fazla zaman geçirdiğimden, buharlaşmış camdan dışarı bakarken aklımdan geçirdiğim onca düşünce birikiyor, birikiyor veTutunamayanlar'ı zaten yeni bitirmiş olan hassas bünyemi karmaşaya sürüklüyor. Aklımdan öyle düşünceler geçiyor ki zannedersiniz Ahmet Altan'ın çok sevdiğim deneme kitapları yanında solda sıfır kalır. Peki ne yapmalı? Twitterın yüz kırk karakterini Dexter'dan bahsetmek, onu izleyemediğimi söylerken derslerden yakınmakla kullanıyorum. Tumblrda yazdığım cümleleri ise toplasanız bir a4 kağıdı etmez zaten. Geriye kalan tek seçeneğim blogspot. Buradan da yazdığım öyküyü yarım bıraktığım için soğudum. Aslında yarım bırakan da benim, yarım kalmasına üzülen de. Ama şöyle bir durum var, öykünün kendisini de, konusunu da seviyorum; fakat bir problem ortaya çıktı. Ben otobüsten inip de eve yürürken geçen mesafede Açılmayan Kavanoz'u dinlerken yolda yürüyen bir kız ve onu hiç tanımadan kıza bir geçmiş, gelecek, konuşmalar, duygular, karakter özellikleri yakıştıran erkek karakter düşünürdüm. Sonra aklıma bunu blogda yazmak geldi; fakat zihnimde kurduklarım kadar güzel olmayınca, yazmak isteği de kalmadı içimde.

Fakat burayla barışmaya karar verdim. Çünkü temamı çok seviyorum. Yan taraftaki minik kutucuklarımı seviyorum. Bir de günlük tutmak istiyor; fakat buna çok üşeniyorum. Yani burayı o şekilde kullanmaya tekrar başlasam iyi olacak.


27 Ocak, 2012

Tanrılar da Ağlar ~Yüzleşme~

Büyük bir karar vermem gerekti. Ya, kitap hakkında sorular soracaktım ve o bulduğu nottan bahsettiğinde -eğer bahsederse- kimliğimi açıklayacaktım; ya kitabın kütüphaneden alındığını fark etmemiş gibi yapıp önce davranıp notla ilgili anımdan bahsedecektim; ya da hiçbir şey yapmayıp kimliğimi sonsuza dek saklayacaktım. Aslında son seçenek benim için en uygunuydu; lakin içeriden gelen babamın kahkahası tereddütümü giderdi. "Andaç zibidisi o kızı ne yapar eder tavlar, sen üçüncü şahıs olduğunla, biz Erdumanlar'a ziyafet çektiğimizle kalırız." sözleri kulaklarımda yankılandı ve yapacağım konuşma sırasında düşüncelerimin dağınık olması, dolayısıyla saçmalamamam için yatağımın üzerine pek de düzenli konmamış tişörtümü katlamaya başladım. Bir yandan da konuşuyordum. "Kayınbabamın Bavulu'nu mu okuyorsun? Ben de okumuştum kütüphaneden alıp. Çok iyi kitap. Tuhaf da bir tılsımı var." Sanırım cümlenin sonuna doğru sesim titremişti, zira kitabın içine bıraktığım pek de oturaklı olmayan notu son anda hatırlamıştım. Üstelik tılsım sözcüğüne gereksiz bir vurgu yapmış, cümle bitiminde kendi kendime manalı manalı gülmeye çalışmıştım. Efsane ise mimiklerimde belirgin değişiklikler yaşandığı bu sırada kitabın sayfalarını karıştırmaya başlamış, ayraç olarak kullandığı ve büyük ihtimalle benim bıraktığım notun yazdığı kağıtla oynamaya başlamıştı. Tedirginliğim daha da arttı. Acaba, kim olduğumu biliyor muydu, tüm bu kurmacalardan haberdar mıydı? Yoksa misafirliklerde elinde kitapla oda oda dolaşmak hobisi miydi?

Bilmiyordum; fakat öğrendim. Öğrendim, ancak hemen o anda değil. Ben sözümü bitirdikten sonra odamın kapısı tıklatıldı, annem ikimizi yemeğe iştirak etmek için yemek odasına çağırdı. Efsane elindeki kitabı yatağımın üzerindeki göktaşı figürlerinden birini kapayacak şekilde bıraktı, Kayınbabamın Bavulu'nu yalnızlığıyla odada bıraktık ve salona geçtik.
Yemek odasında herkes yemek pozisyonunu almıştı. Yemek masasına iki ailenin fertleri boydan boya yerleşmiş, Efsane annesinin yanına, bense masadaki son boş yer olan onun karşısına oturduğumda eksikler tamamlanmış, servis başlamıştı. Servisi yapan annemdi ve kibirinden öleceğini düşündüm. Zira imayla, Efsane'nin annesi Nurdan Teyze'ye bakıyordu. Benim gördüğüm "Ay şekerim, Nurdan ben uğraşamam. Kaseler burada sen servis yap." türünden, alaycı bir bakışken, onların gördüğü yapmacık gülümsemedeki, gülümseme kısmıydı. Babamsa yaptığı yeni yatırımlardan, emlak ve gayrimenkulle uğraşmaya başladığından bahsediyor, adeta Tarık Amca'ya iflasından bu yana servetine servet kattığını göstermek istiyordu. Tarık Erduman ise hiçbir şeyden habersizmiş gibi, borsa kurları hakkında fikirlerini söylüyor, geçenlerde okuduğu, çok ünlü bir mimara ait röportajı mimarın sözlerinden yaptığı alıntılarla anlatıyordu. Ortamdaki küçümseyici havayı sadece kendim fark ettiğimi düşünüyordum. Çünkü sadece bensem böyle düşünen, bu benim kuruntum olmuş olurdu ve bu durumda minik kuşum Efsane ile aramızda sorunlar oluşmazdı. Fakat konuşmaları dinlerken yüzüne oturan somurtkanlık benim gibi, her şeyin farkında olduğunu gösteriyordu. Belki de, Nurdan Hanım ve Tarık Amca da her şeyin farkındaydı; fakat bu ortamlardan uzak kalmamayı öyle istiyorlardı ki -iflas eden herkeste olduğu gibi- aşağılanmayı dahi göze alabilecek kadar alçalıyorlardı. Efsane ise tüm asaletiyle gözünü duvardaki saate kaydırdı. Sıkılmıştı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Oysa yemekler henüz yeni gelmişti. Bir şeyler yapmazsam da gerginliği kokusundan tanıyan Andaç davetli olmadığı bugün kapıda bitiverir, Efsane'yi benim başaramadığım bir şekilde şen kahkahalarla eğlendirirdi. Ben ise, zavallı Çağrı, babamdan yediğim paparayla geceyi noktalardım.

Bu yüzden yemek bitene kadar bir şey yapamasam da, yemekten sonra Efsane'ye odamda vakit geçirmeyi teklif ettim ve yüzleşme böylece başlamış oldu. Efsane odama seve seve geldi, zira hem kitabı benim odamdaydı, hem de ailesinin bu kadar küçülmesini seyretmek istemiyordu. Bu yüzden odamda yatağımın üzerine oturdu, ayakları yere değmeyecek kadar geri gitti, kitabı uzun parmakları arasında çevirdi. Yüzüme bakması için sesimi duyması gerekti. "Biliyor musun? Benim kütüphaneden aldığım kitapta bir not vardı. Çok hoşuma gitmişti, nostaljikti." Gülümsedi. Manidardı gülümsemesi. "Benim aldığım kitapta da bir not vardı." Sustu. Sessizlik öyle uzun sürdü ki, şaşırması gereken o olduğu halde gözleri kocaman açılan ben oldum. Başka bir şey söylemeyecek miydi? Bu kadar mıydı yani? "Aa, ne kadar ilginç. Sanırım kütüphaneden alınan bu kitapla iki farklı çift birbirine notlar bıraktı. Dediğim gibi, tılsımlı." Bu sefer gülümsemesinde manidarlık değil alay vardı. Öyle kocaman gülümsedi ki, kendimi küçücük hissettim. "Ya da o notları biz birbirimize bırakmıştık." Güldüğünde dişleri görünmeyecek kadar küçüktü dudakları.
Bir süre hiçbir şey demedim. Andaç olsa hiç sessizlik olmazdı. Ve maalesef gece boyunca Efsane'nin ne kadar hoş göründüğünden çok Andaç'ı düşünmüştüm. Rezil hergele!

- Tesadüflere inanır mısın Çağrı?

İlk defa ismimle hitap etmişti. Onun dudaklarından duymak, farklı bir histi.

- Tabii, hatta filmi bile var değil mi? Aşk Tesadüfleri Sever.
- Bırak şimdi filmi. Ruh eşlerine inanır mısın?

Ters köşeden gelen bir soruydu. Bir sonraki sorunun dini inançlarla ilgili olacağını düşünüp içimden güldüm.

- İnanırım; fakat şimdiye kadar bulan olduğunu ve kimsenin de bulabileceğini sanmıyorum. Benim için var; ama ulaşması imkansız.
- Peki, ilk görüşte aşka inanır mısın?

Aslında bu soruyu, gelecek ve geçmiş tüm soruları "Senin inandığın her şeye inanırım." diye cevaplayabilirdim; fakat panel havasında geçen konuşmamızın ciddiyetini böler endişesiyle, sessiz kaldım.

- İnanırım. Eğer bu soruların hangi amaçla kullanılacağını sorarsam çok mu kabalık etmiş olurum?
- Hayır. Benimle dalga geçmeni istemiyorum. İçerideki atmosfer de ortada gerçi, bu evde hiçbir şeyin garantisi yok. Neyse..

Rahatsız olduğu ve bir dahaki davetimize ailesine "O çocuğun yüzünü şeytan görsün." diyerek gelmeyeceğini tahmin ettim. Babamın gösteriş merakı benim başıma patlıyordu.

- Dediğim gibi, bunların bir önemi yok. Çok önceden bir rüya görmüştüm. Rüyamda, ruh ikizimle tanışıyordum. Çiftlikte. Ben broşür dağıtırken. Tek söz etmeden.

Vücudumdan tüm kanın çekildiğini düşündüm. Bunlar tuzak sözler miydi, yoksa doğruyu mu söylüyordu, bilmemin imkanı yoktu. Fakat benim o broşür dağıtırken etrafında dolanmamdan bahsettiği kesindi.

- Broşür dağıtmaya başlayalı aylar oldu. Nedense rüyamda da o kadar emindim ki O'nun O olduğundan.. İlk görüşte aşk gibiydi; ama ben ilk görüşte aşka inanmazdım. Bir de tılsımlı tesadüflere... Ama sanırım gerçeklermiş.

Bir an keşke züppelik yapacağıma daha çok kitap okusaydım ve anlatılanı anlasaydım diye düşündüm. Zira sözlerinden tek anladığım ikimizin durumu anlattığı, nottan, broşür dağıttığı günlerden, ilk defa gözlerimizin içine baktığımız; fakat Andaç'ın da yanımızda olduğu o mahrem andan bahsettiğiydi. Tek sorun, bunlardan bahsetmesi için bir neden göremememdi. Mamafih, yüzüne yayılan tatlı kırmızılık utancın simgesiydi. Elindeki notu bana uzatmak da öyle...

- Bu son yazdığım nottu. Aslında, seni ilk defa Andaç'ın yanında gördüm. Ardından kütüphaneden çıkarken... Ben girerken sen çıkıyordun ve işe yetişmek için acelem vardı; bu yüzden biraz acele ediyordum. Sana çarptım. Özür dilemek için döndüğümde sen çoktan uzaklaşmıştın. Yüzünün tanıdık geldiğini fark ettim. Kim olduğunu ise birkaç saat sonra ancak hatırlayabildim. Bilirsin bazen öyle olur.

Burada bir gülümseme daha yayıldı kızarmış suratına. Parmaklarıyla seri hareketlerle hırkasının ipini çekiştiriyordu. Gözleri gözlerimde olmasa da, yüzümde dolaşıyordu.

- Notu senin bıraktığını düşünmemiştim. Az önce sen söyleyince birleşti parçalar. Bu konuşmayı yapmamın nedeni seni bir daha göreceğimi düşünmememdir. Çünkü ailenin aileme karşı tutumu öyle mide bulandırıcı ki seninle de tüm o hoş şeylere karşı bir daha karşılaşmamak için elimden geleni yapacağım.

İyi giden, tam da duymak istediklerimi duyduğum, üstelik bu duygusal konuşmayı benden önce yaptığı için büyük bir rahatlama hissettiğim o dakikalardan sonra böylesine açık sözlü oluşu oldukça etkileyiciydi. Sudan çıkmış balığa dönen kelimelerimi kullanmakta zorluk çektim. Hayalgücüm de pek yardımcı olmuyordu. "Çok açık sözlüsün." dedim. "Öyleyim." dedi. Ekledi. "Ama, belli olmaz. Belki tekrar karşılaşırız. O zaman, bu geceden sonra benim için çok utanç verici olur." Bu sefer yüzünde kinden arınmış, mutlu, sevecen, hatta bence romantik bir gülümseme vardı. Tabii o romantik gülümsemenin bedeli olarak yazdığı son notu elime tutuşturup salona geçti, Nurdan Teyze ile annem arasındaki moda temalı konuşmaya katıldı. Gidene kadar da benimle tek kelime konuşmadı. Giderken de zaten herkes gibi "Hoşçakal" dedi ve güzel parfüm kokusunu zihnime kazıdığı bir sarılmayla veda etti.
O gittikten sonra, kendimle başbaşa kaldığımda aklıma ilk gelen notu okumadığım oldu ve aniden yerimden kalkıp çalışma masama koştum. Katlanmış kağıdı yırtacak bir aceleyle açtım. Düzgün bir yazıyla, lacivert bir kalemle yazılmıştı.

"Reenkarnasyona inanırım. Ben yüzyıllar önce cesur bir süvarinin saçları çilek kokan zevcesiydim. Sense o yıllardan bu yana farkında dahi olmadan özlemle hatırladığım süvari.. Kimi aptalların beyaz atlı prensle karıştırdıkları, taklitlerle yaşayan orjinali, hepsinden iyisi..."

O kadar.

20 Ekim, 2011

Tanrılar da Ağlar ~Davet~

Andaç'la konuşmuyoruz. İlkokula giden küçük kızlar gibi birbirimize kırılmamız -hem de sebep dahi yokken- bana çok saçma gelse de, sanırım onun oldukça mantıklı gerekçeleri var ki, aynı sitede oturmamıza rağmen iki hafta boyunca görüşmememizi sağlamayı başardı. Dersaneye gidip gelirken dahi karşılaşmıyorum onunla. Bir yanım onunla basketbol, bilardo oynamayı, halı saha mnçlarına gitmeyi özlerken bir yanım kısasa kısas mantığıyla kendimi aslında çok mutlu olduğuma inandırmaya çalışıyordu. Ama hayır işte, mutlu falan değildim ki ben. En yakın, tek yakın arkadaşım benimle konuşmuyordu, üstüne üstlük tanımadığım bir kıza aşık olmuş olabilirdim. Annem yurtdışındaydı, babam şehir dışında, kardeşim babaannemde kalıyordu ve ben dersanedeki tüm günümü yalnız başıma soru çözerek geçirmem yetmiyormuş gibi evde de yalnızdım. Hal böyle olunca, iki hafta boyunca zorunluluk dışında iletişim kurduğum tek kişiye, kitabın arasından çıkan notun sahibine yönelttim düşüncelerimi. Kimdi, neden böyle bir not yazma gereksinimi duymuştu? Acaba o da neden benim nota cevap yazdığımı düşünüyor mudur ve en önemlisi Andaç'ın tahmin ettiği gibi bir bizim yaşlarımızda biri midir soruları en yakın arkadaşı kalemi olan bir şair defteriyle arasındaki bağ gibi, daima yanımda taşıdığım yegane fikirlerdi.

Ve bu fikirlerin cevapları karşıma hiç beklemediğim bir şekilde çıktı.

Efsane'nin -O'ndan bahsederken ismini kullanabilmek büyük keyif- babamın eski bir arkadaşının kızı olduğunu öğrendikten sonra, babamla aramı ne kadar iyi tuttuğumu görmek annemin gözlerini yaşartıyordu. Bir istediğini iki etmiyor, sigarasını almaya nazlanmadan gidiyor, meyve soymayı dahi kendim teklif ediyordum. O ise bu davranışlarımın altında bir çıkar değil, aklı başına gelen bir oğulun geç kalmış pişmanlığına ait emareler görmek istiyor ve öyle de yapıyordu. Oysa ben karnımdaki ağrıyı sekiz gün sonra dersane çıkışı babamın şirketine yaptığım bir ziyarette -aramı iyi tutma yöntemlerimden biri de bir haftada yaptığım onlarca ziyaretti- söyledim.

Girişinde fazla büyük puntolarla soyadımızın yazdığı aile şirketinin döner kapısından girerken ayaklarımın artık beni alıştırdığı, danışmadaki çalışanların kanıksadığı, babamın sekreteri Ayça Abla'nın bir şeyler söylemek yerine gülümsemekle yetindiği birkaç dakikalık yürüyüşümü bitirdikten sonra deri kaplı kapıyı itip babamın odasına girdim; tabi bu arada yüzüme şipşirin bir gülümseme kondurmayı ihmal edip, bir çuval inciri mahvetmedim.

Babam bilgisayarının başında oturmuş kah ekrandaki işlerini kontrol ediyor, kah önündeki evraklarla ilgileniyordu. Dedemden kalan bu şirket onun için bir hayat garantisi olmuş, küçük yaşlardan beri ne yaşıtlarının -şu anda benim çalıştığım gibi- sıkı ders çalışmalarına, ne de para sıkıntısı çeken insanlara anlam verebilmiş. İzole edilmiş dünyasında büyümüş Avrupai bir yeşilçam züppesi olduğu saçından giyimine, konuşmasından mimiklerine, onu oluşturan her detaya adeta is kokusu gibi sinmiş. Çocuklukta üzerine yapışan o ukalalık ve izlerini halen görebileceğiniz serserilik, dedemden kalan yüklü servetten daha çok babamın imzasını taşıyor diyebilirim.

Odası da ruhundaki bu çalkantı ve rahatlığının izlerini mimar oluşunun getirdiği özel bir zevksizlikle birleştirmiş, sürrealistin tam tanımı olma özelliğini taşıyordu. Odadan içeri her girişimde gözüme ilk çarpan detay normalde fazlasıyla geniş ve dikdörtgen olması gereken odanın fazlasıyla geniş ve elips oluşudur. Babam neden böyle bir değişime gereksinim duydu, dikdörtgen bir oda onu mutsuz mu ederdi, bu mimarlıkta etik midir, hiç bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey varsa o da odadaki tüm koltuk takımlarının -iki adet. biri deri biri süet-, toplantı masasının -işlemeli sandalye başlıklarına sahip, on bir kişilik- başkana ait masanın ve enfes manzaralı döner sandalyenin el yapımı olduğudur. Tam bir görmemişlik timsali olan bu odayı, altın yaldızlarla kazınmış ve babamın şahsına ait her kartta yazan iki satır tamamlıyor: "Tekin Sezer, Yönetim Kurulu Başkanı"

Tüm bu iç sıkıcı detayları bir kenara bırakıp babama gözlerimi çevirdiğimde babamın geldiğime pek de şaşırmış olmadığını görüyordum. Bunda, gittikçe sıklaştırdığım uğramalarımın katkısı vardı sanırım.

- Çağrı, hoşgeldin oğlum. Yemeğe çıkmak için ben de seni bekliyordum.

Ardından öyle imalı güldü ki, birden geliş amacımı biliyor sandım, yine de cazip yemek teklifini aşırı bir heyecanla kabul ettim.

Yemek için fast-food yiyecekler bulabileceğimiz şık ama ucuz bir yere gittik. Siparişlerimi beklerken yavaştan konuya girmenin vakti olduğunu düşünüp, herhangi bir garsonun içecekleri getirip konuşmayı bölmesi ihtimaline mahal vermeden kelimeleri aceleyle peşpeşe sıraladım.
- Baba, bugün yolda Tarık Bey'i gördüm.
- Hangi Tarık Bey'i?
- Tarık Erduman'ı.


Babamın bu ismi çıkarması için biraz salata yemesi, kolasından bir yudum alıp pidesini iyice çiğneyerek mideye indirmesi gerekti.

- Ha şu Tarık. İyi çocuktur ama akıllıca oynayamadı kartlarını. Yazık oldu.
- İyi miydi aranız?
- İflas etmeden önce evet. İflastan sonra silindi buralardan. Doğal seçilim deniyor buna. Güçlü olan hayatta kalır, diğerleri elenir.

Onu hiç rahatsız etmeyen bu gaddar sözleri duymamazlıktan geldim.

- İyi bir eski dost yani?
- Evet dedim ya Çağrı.
- Madem eski bir dost, bir yemeğe çağırsak mı? Yakınmışsınız hem? Andaç'ları da çağırsak?


Babamın karnının doymaya başlamasıyla kızaran yüzünün tepkisizliğinin yanında, sükunetiyle sesim gittikçe kısılıyordu. Gelen yemeklere hiç dokunmadan birkaç patates kızartmasını ağır ağır çiğneyerek, vereceği tepkiyi yüreğim ağzımda olmasına rağmen dışarıya sakin bir imaj çizerek bekledim.

- Uzun zamandır görüşmedik, tuhaf olur.
- Bence olmaz.

- Söylesene, sen neden bu kadar çok ilgileniyorsun Tarık'la?


O an babamın gözlerinin içine bakıp bir karar vermem gerekti. Benim misafirlik teklifime tamamen karşı olan ve Tarık Erduman'a bu kadar soğuk yaklaşan babamı tek bir şey ikna edebilirdi, ben de onu yaptım.

- Kızı lazım bana.


Bu kadar saçma bir cümleyi hayatımda ikinci bir defa kurduğumu zannetmiyorum. Fakat emin olduğum bir şey var ki babam benim kastettiğim anlamı olabilecek en yanlış şekilde anlayıp dolu olan ağzındakileri zorla yuttuktan sonra büyük bir kahkaha attı. Neyse ki tek kelime sormadı bu utanç verici andan sonra, zira ben karşısında yanakları Amasya elması kıvamında oturuyordum.

- O zaman başka. Ayarlarız bir şeyler.

Sağolsun, sözünde durdu. Yemekten hemen sonra, ofise döndüğümüzde ilk işi Tarık Bey'in numarasını sekretere buldurtup aratmak oldu. Telefon uzun uzun çaldıktan sonra aralarından birbirlerini hayırsızlıkla suçlamak temalı bir diyalog geçti ve babam ilk adımı atan eski dost havalarında, Erduman ailesini reddetmeye imkan dahi tanımayan buyurgan bir üslupla yemeğe çağırdı. Bu camiayı özlemiş biri olan Tarık Erduman'ın da zaten teklife icabet etmemek gibi bir düşüncesi yoktu. Alan razı satan razı bu görüşmede babam özellikle ailece gelmelerini, çocukların ve eşlerin kaynaşmasını istediklerini vurgulayarak bana bir göz kırptı. Babamla bir sırrı paylaşıyor olmak oldukça rahatsız edici olsa da gülümsemek zorunda kaldım. Gerekli gereksiz her yerde önüme getirdiği her imadan sonra yaptığım gibi..
Şirketten, iki gün sonra, yani cuma gecesi Erduman'larla bir yemekte olacağımız düşüncesiyle çıkarken yürümüyor, koşmuyor, adeta uçuyordum. Hatırladıkça üzüldüğüm tek burukluk Andaç'la aramız iyi olmadığı için bu sevincimi paylaşamayacak olmamdı. Zaten babam yemeğe çağırmamızı da gerekli görmüyordu. "Çağrı seni tanıyorum, Andaç zibidisi o kızı ne yapar eder tavlar, sen üçüncü şahıs olduğunla, biz Erdumanlar'a ziyafet çektiğimizle kalırız." diyerek bana hakaretle karışık bir iyilik etmişti.

O gece annemin "Erdumanlar da nereden çıktı şimdi" söylenmelerini duymamaya çalışarak, Efsane'yle tanışmak için en güzel yolu bulduğuma kendimi ikna ederek, aklımı çokça severek uyudum. Ertesi gün, yemek hazırlıkları başlamıştı.

Annemin yardımcılara verdiği talimatlar doğrultusunda önce temizlik tamamlandı, sonra ayak altında dolaştığım için bana fırça atıldı, ardından yemek işine girişildi. Yemek kokuları mutfaktan odama sızmaya başladığında sahil kenarına inip biraz yürüyüş yapmaya karar verdim. Belki bu şekilde akşam için kendimi hazırlayabilirdim.

Fakat ne mümkün! Bir buçuk saat, ayaklarımın tabanı sızlayana kadar, kulaklıklarım hariç tek başıma yürümelerim hiç fayda etmedi ve ben annem telefonumu çaldırdığında hâlâ heyecanımı yenememiş vaziyetteydim. Annemin telefonu çaldırması eve gitmem ve meyveleri almam için bir işaretti. Dolmuşa atladığım gibi sinirleri zıplamaya müsait annemin isteklerini yerine getirmek üzere önce eve ardından markete doğru yola çıktım. İlk iş olarak sabahki söylenmelerini unutması için annem için bir demet çiçek yaptırdım, ardından siparişleri aramaya koyuldum. İki kilo ahududu, altı adet ananas, üç kilo kivi ile eve dönerken bütün bu otantik meyvelerin eski zengin Erdumanlar'a karşı yapılan bir nispet olduğunu seziyordum. Annemin bu gösteriş merakına market market dolaşıp ananas bulamazken söverken saatin oldukça geçtiğini ve yedi buçuğa yelkovanın dayandığını babam aradığında farkettim. Misafirlerin geldiğini, çabuk olmamı söylüyordu. Zaten gerisini pek duymadım. Misafirlerden sonra eve girmek nefret ettiğim bir şey iken misafirlerin gizliden gizliye hoşlandığım kız olması ayrıca fenaydı. Peşimde on kaplan gücünde üç köpek varmışçasına hızla eve koştuğumda, kendimi bu kadar leş gibi terlettiğim için pişmanlık duymanın yanı sıra nefes nefese kapı çalmanın da pek şık olmadığını aklıma getirdim. Fakat olan olmuştu ve elim zile dokunmuştu. Annemin kapıyı erkenden açması için dualar ettiğim sırada kapı Efsane tarafından açıldı. Öyle güzeldi ki onu hiç beklemediğim bir zamanda karşımda görmek.. Genelde takip etmeye, gizli gizli izlemeye alışık olduğum için tuhaftı nezih bir ev ortamında güzel kıyafetlerle, dünya gözüyle görmek. Giydiği askılı mor elbisenin eteği bir balerin eteğini andırıyor, en az bir balerin kadar zarif olan Efsane'yi her zamankinden göz alıcı yapıyordu. Açık kahverengi saçları askılı elbisesinin açık bıraktığı omuzlarına dağınıkça dökülürken, bana diktiği gözlerindeki belli belirsiz makyaj gözlerinin yosun yeşili olduğunu ortaya çıkarıyor, hafifçe nemlendirilmiş dudaklarında o tanıdık gülümseme yüzündeki en önemli eksiği, ona çok yakışan mutluluğu tamamlıyordu. Ben onu böylesine derin incelerken o ise gözlerini elimdeki çiçek buketine merakla dikmişti. Kısa bir anlık tereddütün ardından dayanamayıp ben de gülümsedim ve çiçekleri ona uzattım. "Senin için" Benim bu sözlerimin ardından yüzündeki mutluluğa kısa zamanlı bir şaşkınlık da eklendi; fakat çiçekleri alıp kokladığında sadece kocaman bir gülümseme vardı. "Çok teşekkür ederim, harikalar gerçekten." Onu böyle mutlu edebildiğimi gördükten sonra aklıma ister istemez Andaç geldi. 1-0 öndeydim işte, o çiçek almayı akıl edemeyecek kadar odunken, ben onu mutlu edebilecek kadar doğru kişiyim! Gerçi ben de annem için almıştım; ama orası küçük bir detay.

Aramızdaki bu kısa; fakat oldukça duygunun sığdırıldığını diyalogdan sonra ben mutfağa aldıklarımı bırakmak için yöneldim, o ise çiçeklerini ailesinin yanına bırakmak için misafir odasına geçti. Uzun süre koca koca insanlardan mutfağa kadar gelen "Ooo" seslerini duymamazlıktan geldikten sonra misafirlere bir hoşgeldiniz diyip odama, etrafı biraz toparlamak için geçtim. Fakat buna pek vaktim olamadan Efsane kapıyı çaldı ve içeri girdi. Gözlerimi onun aşina simasına kaydırdığımda beni dehşete düşüren bir şey gördüm ellerinde. Kütüphanede bizim o yabancıyla içine notlarımızı bıraktığımız kitaptı elindeki. Kütüphanedeki o kitap olduğuna eminim; çünkü onu öylesine detaylı incelemiştim ki, üzerindeki etiketlerin numarasından anlayabiliyordum. O andan itibaren yeryüzündeki bütün duyguları aynı gecede yaşadım.
***

16.01.2012
23.17
edit
Abiler her zaman haklıdır. İlk bölümde Çağrı ve Efsane'nin astsubay orduevinde hamburger yediğinden bahsetmişim; ardından babalarının ticaret sektöründe olduğunu yazdım. Bu kopukluk biraz tuhaf tabii. Aslen gençlerimizin babası holdingçilik oynuyor.

08 Ekim, 2011

Tanrılar da Ağlar ~Basketbol~

Andaç'la buluşmamızın ardından aceleyle eve gitmemin altındaki asıl amacı gerçekleştiremedim. En azından o akşam. Andaç'ın sözlerini kafamda evirip çevirdim. Kıllı ve yaşlı bir heriften gelen nota cevap verme ihtimali beynimi öyle kurcaladı ki, rüyamda gay yaftası yiyip beysbol sopasıyla dövüldüğümü görüyordum. Neyse ki sadece bir rüyaydı.

Kararsızlıkla ve içim içimi yiyerek geçirdiğim üçüncü günün sonunda soluğu kitabı ve içine yazdığım notu bırakmak için kütüphanede aldım. Görevlinin tüm ısrarlarına ve garip bakışlarına rağmen kitabı yerine kendim koymak istediğimi söyledim. Kısa süren bir inatlaşmanın ardından benimle uğraşmak yerine arka bahçede sigara içerek mesai doldurmak daha cazip gelmiş olacak ki, birkaç mırıldanmadan sonra beni yalnız bıraktı. Bense sözlerini ve kabalığını yaşlılığına verip kitabı özenle aldığım yere yerleştirmiş, dershanenin öğle arası gelenekselleşen kantin muhabbetlerine yetişmek için kütüphaneden hızla çıkmıştım. Benim çıktığım hızla kütüphaneye giren kızsa bana çarptığı halde geriye dönüp bakmamış, aceleci tavrıyla sinirimi bozmayı başarmıştı. İnsanlar arasında itilip kakılmaktan ve özür dilenmemesinden nefret ettiğimi düşünerek dershaneye yürüdüm, sıkıcı günlerimden birini daha geride bıraktım. Ders çalışmakla ömrün geçmeyeceğini, baba parasının da pekala yeterli olabileceğini dahi düşünecek kadar zavallı bir durumda, sınavdan, derslerden, okula gitmemekten, arkadaşlarımdan ve şehrimden bunalmış bir halde yaşamımı idame ettirmekteydim. Anlamını yitirmiş nesneleri sadece yazarken, boyalı parmaklarımı kağıt üzerinde gezintiye çıkarırken tam anlamıyla rahatlıyordum. Bu günlüğü yazma amacım da aşık olduğum kızı anlatmak kadar yaşama amacımı kendime hatırlatmaktı. "Şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim titremez artık, yolunu bilir şimdi." Ben zaten yazacaktım, anlam katan nadide bir unsur oldu bu aşk sadece. Öyle bir aşk ki, saçlarına, yürüyüşüne, dokunuşuna, bakışlarına, parmaklarına, tırnaklarına, kaşlarına, duygularına, duygusallığına, kalbine aşık oldum. Pek zor bir durum bu duyguların tümüyle birden baş etmek; ama olmak zorunda.

Esasında, notu sadece eğlence amaçlı yazmıştım. Karşımdaki insanı asla tanımayacağımı düşündüğüm için öylesine rahattım. Normal zamanda karakteristik özelliklerimden ötürü "Hiçbir şey bir gün çakışacak yollarımızdan daha garip olamaz. Saçlarının kokusunu burnumda hissedeceğim güne kadar, seni özlemle hatırlayacağım." yazmam, yazamam. Fakat bunu yapmış ve o kitabın arasına bırakıp koşar adımlarla suç mahallinden -kütüphane- uzaklaşmıştım. Bu tip fazla özgüvenli sözler ancak Andaç'tan beklenen şeylerdi. Ben her zaman umursamaz çocuktum. Oysa bu sözcükler bariz bir asılma, yavşama, her türlü argo söz öbeğini içine alan bir girişimdi. Sonradan anladım ki aslında onlar üçüncü gözümün, hatta dördüncü gözümün fısıldadıkları, Tanrı'nın yüreğime kondurduğu fikir tohumları ve uğruna savaşacağım amacımmış meğer. Bir gün gerçekleşmesine asla ihtimal vermediğim ve istemediğim bu olayın hayatımı etkileyeceğini içgüdülerim aslında çok önceden söylemiştir bana. Tam bir serseri olarak tabi ki ben bunu o zaman anlayamadım.

Akşamüzeri eve gelip annemi ve babamı pahalı kıyafetleri içinde, davetli oldukları bir resepsiyona giderken gördüğümde evde durmak benim içimden de gelmedi. Şortlu eşofman takımımı giyip basketbol topumu da alarak sitedeki basketbol sahasına herkesin evlerinde uyukladığı bir zamanda indim. Pota ile buluşan topun çıkardığı ses ritmik görüntülerle birleşince kafamı rahatlatan bir meditasyona dönüşerek fikirlerimi kafamdan atmamı, tilkileri düşüncelerimden kovmamı sağlıyordu. Sahadaki tok sesler etrafıma kuş dahil hiçbir canlının yaklaşmasına mahal bırakmıyor, uzun zamandır ders çalışmak dışında elde edemediğim yalnızlık ve güven hissini veriyordu. Havuzun ışıklarıyla aydınlatılan gecede, tüm kötülüklerin anası olan karanlık benim annemde dahi bulamadığım şefkati barındırıyordu. Saatler gece yarısına dayandığında bana adım adım yaklaşan kişiye döndü gözlerim. Andaç'tı gelen. Şaşırmadım gelişine. Bir yanım onu en başından beri bekliyordu.

- Delirdin mi sen bu saatte, gidip yatsana. Yarın dershanen var.
- Kafam bozuk.
- Şöyle ergen ergen takılma bana. Git yat.
- Çok istiyorsan sen gidersin.

Uzun uzun, tek söz etmeden baktık birbirimize. Kavga edeceğimizi zannettim, onun yerine topu elimden alıp potaya bir ikilik attı. Girmedi. Ben de denedim. Başarısızdı. Yarım saat boyunca canla başla, sanki aramızdaki konunun çözümü atacağımız sayılara bağlıymışçasına maç yaptık Andaç'la. Berabere bitti. Yorgunluk dayanılmaz dereceye ulaştığında saha kenarındaki banka oturup terlerimizi silmeye başladık. Söze başlayan o oldu. Ben hâlâ bir çocuk kadar kırgındım ona. Sebebini dahi bilmeden..

- Seni daha önce bu kadar hırslı görmemiştim.
- Kafam bozuk demiştim.
- Ne oldu?
- Notu bıraktım. Kitaba. Kütüphanedekine.
- Ee, bu depresyona girmen için bir neden değil.

Sözlerindeki suskunluğa binaen anlatmak isteyip anlatamadığım tüm detayları döktüm ortaya. Broşür dağıtıcısı kızdan başlayıp kütüphanedeki görevlinin sözlerine, ailemle olan sorunlarımdan sınav stresime kadar içimden o anda geçen her şeyi anlattım. Anlattıkça rahatladığımı hissediyor, vadesi dolmuş bir balonun patlama sınırında olduğumu yeni yeni fark ediyordum. Sözlerimi bitirdiğimde uzun bir sessizlik oldu aramızda. Sanırım ikimiz de düşünüyorduk.

- Boşluktasın. Bir şeylere ihtiyacın var. Sevmeye. Kimi olursa.
- Aynen öyle.
- Bir kedi falan al. Ne biliyim, kuş besle, köpek besle. Seveceğin kişi bir insan olmak zorunda değil.
- Aşık olmak istiyorum.
- Olmuşsun zaten. Broşür dağıtan kıza. Fark etmiyor musun?
- Fark etsem neye yarar? Bir daha görebilecek miyim?
- İstersen neden olmasın? O kızı biliyorum. Geçen gün yanımda olan kız değil mi?

Sessizlik. Ardından Andaç'ın kahkahası.

- Çağrı yoksa sen bunun için mi kızgınsın bana kaç gündür?

Ardından yine sessizlik. Ve Andaç'ın sönen kahkahası.

- Anladım, hoşlandığın kızı her türlü oyunla elde ettiğimi düşündün sırf o gün birlikte yürüyoruz diye. Bak bunu bir kere söyleyeceğim bir daha asla açmayacağım konuyu. Öncelikle bir derdin olduğunda benimle paylaş, sor bakalım neymiş işin aslı. O kız var ya, babası şu bizim pederin inşaat sektöründe oldukça tanınırdı. Parayı tuvalet kağıdı niyetine kullanırlardı ailece. İki nesil sülalesine bakacak parası vardı adamın bankada. Sonra-

Pür dikkat onu dinlediğimi görüp gülümseyerek konuşmaya devam etti. Oysa benim içimde bir şeyler kopuyordu ağzından çıkan her sözle.

- Sonra bir dolaplar çevirmiş bu herif, iflas etti. Nesi var nesi yoksa aldılar elinden. Yatları, katları tuzla buz oldu. Eski kodamanlardanlardan yani. Zaten tanırsın sen de, Tarık Erduman. Erduman Holding yönetim kurulu başkanı.

Tanıyordum. Ülke basınını günlerce meşgul etmişti Tarık Erduman'ın yurtdışına kara para kaçırmakla suçlanması, mahkemeleri, cezaları, birkaç aydan sonra hapisten çıkışı.. Bir yıl önce olmuştu bu olaylar. Ve unutmam imkansızdı. Tarık Erduman benim birebir tanımadığım, babamınsa yakın arkadaşlarındandı. Av partileri, jokey toplantıları yaparlardı. Fakat dediğim gibi ne kendisini, ne ailesini tanırdım. Zaten babam da adam düşüşe geçtiğinde onunla görüşmeyi kesmişti. En zayıf halkaydı Erdumanlar artık.

- İşte böyle. Adam koskoca holdingi batırdıktan sonra takdir edersin ki malikaneler yerine 100metre kare evlerde yaşamaya başladılar. Borçlarını temizlemekle meşgul hâlâ. Olan o kıza oluyor. Efsane'ye. Biraz olsun para kazanmak, babasına yardım etmek için yapıyormuş. Annesi avukattı, eve ocağa uğrayamıyormuş kadıncağız ekstra işlerden. Babasını suçluyor ölesiye. Ama yine de yardım etmeden yapamıyor. Zaten milyon dolarlık borcun altında ezilip kalırlar. Aç kalırlar yemin ediyorum. Öyle işte. Efsane uzun zamandır arkadaşım. Yanında olacak birine ihtiyacı var.

Duyduklarımdan etkilenmediğimi söylemem inandırıcı olmaz. Günlerdir düşündüklerim beni utandıran gerçekler olarak yüzüme vurmaya başlamıştı. Efsane hakkında da, Andaç hakkında da söylemediğimi bırakmamıştım. Sahi, Efsane ne güzel isim öyle.. Efsane.. Benim Efsanem demeye çok müsait. Keşke.. Ama, neyse.

- Üzücü şeyler bunlar. Çok şanslısın sen. Yanında olabildiğin, ona yardım edebildiğin için. Böyle bir şansın var en azından.

Manalı ve hayal kırıklığına uğramış bir gülümsemenin ardından yanımdan tek söz söylemeden kalktı Andaç. Sanki bu kadar kör olabilmeme şaşırıyordu. Bense her zamanki terkedilmişlik duygumla saat gecenin üçünde pahalı bir sitenin basketbol sahasının kenarında elimde topumla oturuyordum. Telefonum çalıp annemler eve çağırdığında tüm kızgın söylenmelerine kulaklarımı tıkayıp yatağıma gittim. Fazlaydı duyduklarım.

Sliwer: *kıps* En mantıklı fikir seninkiydi.