18 Ağustos, 2011

Eve 9buçukta girmenin keyfini yaşadım bugün.


Hayır yani, annemler olmadan, arkadaşlarımla dışarı çıktığımda 9 buçukta girmenin. Yemeğe çıkalım dediydik akşam. Ondan önce The Smurfs izledik, sonra yemek yedik. Ama biz eğlenmeye son 1buçuk saatte başladık. Hatta son on dakika başladık da diyebilirim. Zira biz buluşmalarımızda her türlü eğlenceli konu ve aktiviteyi son on dakikada mercek altına alırız. Nitekim yine, tam eve dönmemiz gereken zamanda sahilde güle oynaya ilerlerken çok eğlenceli bir yarım saat yaşadık. Ardından bunu bizim evin önündeki on dakikalık "Bir dahakine ne zaman buluşuyoruz, ne yapıyoruz?" aktivitesi izledi. Cumartesi gecesi için oldukça güzel planlarımız var. Lakin olmaz falan mazallah diye yazmıyorum şimdilik.

not: Koyacak fotoğraf aradım; ama ya 4ümüz aynı karede değildik, ya ortaokul fotoğraflarıydı, ya yamuk çıkmıştık. Onlarca resimden bir tane bile bulunmaz mı yahu! Yok işte. Temsili resim koyuyorum.

14 Ağustos, 2011

Ya geç kalsaydın bebek?

bütün günümü Community isimli diziyi izleyerek geçirdiğim için ne evdeki kalabalıkla konuşarak, ne de minik kuzenimle oynayarak sosyalleşme ihtiyacımı karşılayabildim. Ben de bunun için akşam yemeğe gittiğimde -Bizim Boraboy'da iftar yemekleri büyük bir yemekhanede ücretsiz oluyor. Herkes yemek veriyor usulü. Neyse bu değil konu.- annemle farklı yerlere oturdum ve çevremdekilerle sohbet ettim. Evet, yaptım bunu. Annem bunu bilmiyor, bilse inanmaz. "Sen? Birileriyle? konuştun? Hadi canım ordan." der. Ama vallahi de billahi de yanımdaki sürekli bacağının ağrıdığını söyleyen ihtiyara "Bacağına noldu teyze senin?" dedim. Y O da hikayesini döktü. İki yıl önce platin taktırmış. ağrıyormuş; ama önceden daha betermiş. yemek bitince de afiyet olsunlaştık. Bir de yanımdaki küçük kıza -adının İrem olduğunu sonradan abisi seslenince öğreniyorum- adını sordum, sallamadı cevap vermedi. Karşımdaki çocuk da dik dik bakıyordu. Küçükleri korkutuyor muyum ne oluyor yahu. Halbuki sevecenimdir. Mesela Collezione'da Sliwer kıyafet denerken, ben kabin dışında beklerken bir abla bebeğini tutayım diye bana verdi. Ben de konuştum çocukla falan, en sonunda gülümsetebildim. Şimdi anlatınca pek de meziyet gibi gelmedi; ama o gün çok mutlu gezmiştim ben o mavi gözlü 8 aylık bebek sayesinde.

Şimdi yine dizi izleyeceğim. Bu arada, yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz Samsun'a gitcez.

07 Ağustos, 2011

To-do List



Boraboy'da olduğum için mekanın anlam ve önemine uygun fotoğraf koyayım dedim. Elmalı melmalı. Eheh. Mekanımız, Amasya'nın Taşova ilçesine bağlı Boraboy isimli bir kasabadır. Burada bir süredir ikamet ediyorum ve umuyorum 16 Ağustos tarihi itibariyle Samsun'a dönebileceğim. Aslında canım pek sıkılmıyor burada. 1buçuk yaşındaki yeğenimle oynamak, ona bağırmak, kızmak, ağzını yüzünü silmek derken akşam oluyor. Zaten akşama kadar film izleyip sabaha kadar da kitap okuyorum. Hatta dişimi sıkıp bir Bilim ve Teknik'in her satırını dahi okuyorum. Hal böyle olunca arttırdığım engin ufkumla birlikte sıkılmıyor, sadece değişiklik arıyorum. Tüm gün evde bir o yana bir bu yana yatıp yuvarlanmak beni bir süre sonra sıkan bir aktivite. En büyük zevkimse bakkala gitmek. Bakkalın en büyük zevkiyse bana kimin kızı olduğumu sormak. Günler günleri işte böyle kovalıyor..

Samsun'a dönüşüme az kalmışken muhtelif arkadaşlarımla yapılacaklar listesi hazırlamaya da başladım ve bu listenin en başında yemeksel aktivitelerin bulunması beni üzüyor, üzmüyor değil. Hatta öyle ki, yemeksel olmayan aktiviteyi yapmak yemek yiyeceğimiz zaman aklımıza geliyor. Şöyle açıklayayım , arkadaşım en yakın alışveriş merkezine iftar yemeğine gitmeyi teklif etti. Ben de tamam, bari gitmişken sinemaya da gidelim dedim. Şimdi ilk hedefim The Smurfs'ü izleyip McDonald's Happy Meal ile birkaç şirin oyuncağa sahip olmak. Öhöm, yani kuzenim için alacağım oyuncakları. Yoksa benim ne işim olur.


Bir de Sliwer'la planlarımız var ki, bunları gerçekleştirmeye günlerin yeteceğinden emin değilim; ama o emin olduğunu söylüyor. Göreceğiz. Onunla öncelikle sabah 9-öğlen 12 ders çalışma seansımızı geride bırakıp öğlen saatlerinin yakıcı sıcaklığında klimalı mağazalara doğru bir seyahate başlayacağız. Bu klimalı mağaza kah Domino's olur, kah Burger King olur, kah okulun yanındaki çok harika limonata yapan kafe olur, kah askeri tesislerin havuzu olur. Bazen de, maalesef ki, sosyolojik bir araştırma için kütüphanedir, üniversitedir, buralar olur.

Yapmayı çok özlediğim bir diğer şey Çiftlik Caddesi boyunca uzanan renkli renkli, cıvıl cıvıl dükkan vitrinlerine bakarak dondurma yemek, gözümüze kestirdiğimiz yere girip tüm kıyafetleri ellemek, "Bir zamanlar 1250 TL nakitimiz vardı..." cümleleri kurup boş cüzdanımıza bakıp iç çekerek tüm güzel kıyafetleri mağazada arkamızdan ağlar vaziyette terkedip çıkmak türü sıfır para harcamakla sonlanan aktiviteler. Zira para yok, neyi harcıyoruz. Mevcut olan üç kuruşumuz da yemeğe gidiyor, malumunuz.


Bir de havuza kesinlikle gitmeliyiz Sliwer'la. Geçen gittik -geçen dediğim nereden baksan bir ay önce- eğlene eğlene öldük vallahi. Havuzun yüzülmedik santimetresi, denizin basılmadık kum tanesini bırakmadık. Oturabileceğimiz her yerde oturup sohbet edebileceğimiz her konunun üzerinden geçtik. yine yapacağız zaten, söz aldım. Buraya da yazıyorum, gelmezse benimle kampa çok ayıp olur.


Bunlar ilk etapta yapacağım, aciliyeti olan, yangında ilk yapılacaklar listesi. En çok özlediklerim ve aslında Samsun'da yapabildiğimiz sayılı aktiviteler. Gerçi şurada yemek yemeyi saymazsak aktivite olarak sinemaya gitmek ve yüzmek var; ama olsun bu da bizim eğlencemiz. Yeni maceralarda buluşmak dileğiyle, esen kalın.

03 Ağustos, 2011

Boraboy

Hava o kadar soğuk ki hırkayla oturuyorum ve ikinci çorabımı giymeyi düşünüyorum. Samsun'da insanların buharlaşması kadar bizim morgda yaşamamız da reva değil. Akşama kadar yatıp sabaha kadar kitap okuyorum.

Bir haftalık hayatımı özetledim.
Görüşmek özere.
Didem.

11 Temmuz, 2011

Gaziantep: Yeşil yeşil, minik minik fıstıkların diyarı.

Şehit Kamil'de kalıyoruz biz. Öğrenci evinde. Çok sefil bir yaşam tarzı.

Gaziantep'teyim. Hava 40 dereceye yaklaşsa bile rahatsız etmiyor. Samsun'daki %65 nemi boşuna solumuşuz. Kim demiş orası çok sıcak geberirsiniz diye? Hah! Onu diyenler halt etmiş.

Sıcak terleme olarak belirtilerini göstermese de, su tüketiminden hissettiriyor kendini. Samsun'da ihtiyacım olan suyu derimden nem olarak aldığım için çok su içmiyordum. Burada şişeleri deviriyorum ve dostlar size şunu söyleyebilirim, şişede durduğu gibi durmuyor. Suyla karın doyuruyorum resmen.

Bugün Antep'te ikinci günümüz ama hâlâ fıstık yemedim. Ne olcak benim bu halim. Geçen gelişimde kebap yemek için başlarının etini yemiştim, yedirmemişlerdi. Şimdi ise işimi sağlama almak için buraların meşhur mekanına dünden götürdüm kendimi. Artık misyonumu tamamladım. Tek küçük eksik fıstık; ama bundan kaçış o kadar kolay değil. Yer yön bilsem gider kendim mis gibi taze kavrulmuş alırım; ama bir tek süpermarket biliyorum, annem de hazır kuruyemiş alınmaz burada diyor. Haklı bir yerde.

Burada Antepfıstığı Araştırma Enstitüsü var. Çok komiğime gidiyor. Tez elden Amasya'ya Amasya Elması Araştırma ve Koruma Enstitüsü kurduracağım.

Dün Sanko Park diye bir alışveriş merkezine gittik. Ankamall'den biraz küçük, bizim Samsun'daki Yeşilyurt'yan bayağı büyük ayrıca içindeki buz pistinde milli hokeyci Gürkan Çetinkaya boy gösteriyor, artistlik yapıyor. Artist artist kayan insanların düşmelerini izlemek en büyük tutkum. İzleyenler arasında bir sirkülasyon olmadıktan sonra aynı havaları atamıyorlar çünkü. Karizmanın çizilmesi zor şey... Her neyse, Ankara'da, İstanbul'da ve son olarak burada böyle büyük alışveriş merkezleri gördükten sonra Samsun Yeşilyurt pek küçük, markaları pek bayağı geliyor. Büyük, kocaman şehirler görmek bizim gibi sahil şehrinde yaşayanlar için adeta bir travma.. Zira yeşilyurt'un üç katlı bünyesi diğerlerinin tek katına tekabül ediyor...

Gaziantep'le ilgili gözüme çarpan bir diğer şey, bedava çorba evlerinin oluşu. Birkaç tane gördüm ben; ama şehrin muhtelif yerlerinde daha fazla olduğuna eminim. Ayrıca tramvay ile ulaşım da iki aydır ücretsizmiş. Gerçi tramvayları çok yavaş ve küçük; ama olsun kliması var püfür püfür. Sıcaklık çok büyük problem azizim. Sabahları yüzüm gözüm nemli uyanıyor, yüzümü yıkamaya bile üşenip kendimi soğuk suyun altına atıyorum. Deniz yok ki denize atalım.

İnsanlarının da sizin bir sorununuz olduğunu hissettiklerinde yardımlarını esirgemediklerini, pek misafirperver olduklarını söylemeden edemeyeceğim. Bir de abimin öğrenci evinin rezilliklerini anlatacağım yeterli fotoğraf çekebildiğimde. Rezil rüsvalar.

03 Temmuz, 2011

Boş gezenin boş kalfası





İki gündür yaptığım tek işin film izlemek olduğunu söylesem fazla abartmam sanırım. Ah, abartmış olurum çünkü film izlemek dışında bir de Tömer'i bitirdim. Bugün saat 14.00 itibariyle resmen bittğine inanmakta güçlük çekiyorum. Demek artık haftasonları 7'de uyanmayacağım? Vay be.

Filmler konusunda ise, şimdiye kadar taşıdığım önyargılar nedeniyle izlemediğim Karayip Korsanları üçlemesini Sliwer için izlediğimi itiraf etmeliyim. Lakin güzeldi, hakkını vereyim.

Leon'u kalabalık bir ortamda izlediğim için sonundan her ne kadar etkilensem de gözyaşlarımı serbest bırakamadım; ama evde izlesem perişan olurdum; eminim bundan.

Talihsiz serüvenler dizisine başlamıştım ama über yoğun işlerimden ötürü bitirememiştim. Bugün canım hiçbir şey yapmak istemiyorken, onu izleyince keyfim yerine geldi.

Ve Amelie. Yıllarca romantik komedi niyetine izlediğim şeylerden utanıyorum Breakfast at Tiffany's, Amelie gibi filmlerden sonra. Ayrıca Amelie gibi karikatürik bir yüze sahip olmayı gerçekten çok isterdim.

Becoming Jane ise Jane Austen'ın henüz ünlü bir yazar olmadan önce yaşadığı hayatı ve etkileyici aşkı anlatıyor. Henüz izlemedim; ama filmin arkasındaki tanıtımda öyle yazıyor. Ana fikir bu yani, bu cümlelerle ifade etmemiş tabi ki.

Bu kadar filmin tamamını beğenmemi ise iki şekilde yorumlayabiliriz: ya çok güzel filmleri izliyorum her seferinde, ya da izlediğim her filmi çok beğeniyorum. İkincisi. 16 yıllık hayatımda izleyipte -hem de sinemada!- beğenmediğim tek film ise Yukarıdaki Tehlike. Ama o da haketti bunu.

Bir de üşenmeyip bütün filmlerin imdb oylarına baktım; ama bloga koyarsam gözü rahatsız eder puanlar belki diye yazmadım. Lakin öyle bir rahatsızım, bilin istedim.

01 Temmuz, 2011

Meyhane kokulu Tanju Okan şarkıları.

Hayatımın fon müziği denilen türden

Tabi ya, Tanju Okan. Bana orjinal müzik CDsi aldırabilecek tek insan. Herkes gibi ben de onunla karşılıklı memleketi kurtaramadığım için üzülüyorum. Üzülme be baba, bu kadar içlenme.

Bir de şu var.

Aslında her şarkısını ayılıp bayılarak dinliyorum; ama bunları dinlemeden güne başlamam. Ve bunları dinleyince normal bir güne değil, kulaklarımda Tanju Okan hıçkırıklarının olduğu, umutsuz bir güne başlarım. Yaşadıklarım değiştirir ancak ruh halimi. Şey gibi oldu, her çocuk müslüman doğar. Ne alakaysa, bağladım işte oraya.

Öğrendim âlemin sırrı nedir? Dünyanın merkezi bu meyhanedir.

Bu sözü söyleyince aklıma şey geldi "Yeni bir meyhane keşfettim mezarlığın tam karşısında. Beni ararsan ya meyhanedeyim ya da tam karşısında." Yok efendim ben normalde kamyon arkası yazılar tadında yaşamam hayatımı.

Zaten yarın tömer bitiyor, onun sevinci dolduruyor içimi. Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen hissediyorum kendimi. Bir de yarın arkadaşlarımla favori mekanımızda buluşuyoruz, o yüzden sevinçliyim. Ayrıca da, Antep'e abimin yanına gideceğim, o da bir etken mutluluğumda. Ama o bunu okumasın, şımarır sonra. Zaten bu cümleden sonra hiç okumasın, şımarır dediğimi görürse fena yapar. Sonra olarak, Tanju Okan'ın dostları bizleriz, içki ve sigarası değil!