24 Eylül, 2015

13-19 treni

Çok elzem olduğundan ötürü, bugün blogumla ilgili hayati bir detayın çıkış noktasını anlatmak istiyorum. Az önce görünce aklıma geldi benim de, tamamen unutmuştum.

Tanju Okanlı yazıma etiket ekledikten sonra, bir baktım etiketler Glue Guns olarak isimlendirilmiş... Yani biraz daha detaylandırırsam, etiket olarak Tanju Okan yazmak istiyorsam eğer; Glue Guns: Tanju Okan yazıyor. (Bunu gerçekten böylesine detaylı açıklamalı mıydım?)

Neden Glue Guns? Nedeni var mı efendim, kim şu görsele kayıtsız kalabilir, soruyorum size.
 İnkar etmeyeceğim, bunu telefonuma duvar kağıdı yaptığım bir gençlik dönemi geçirdim. Aslında kötü bir söz değil bence, sadece gereksiz. Yani böyle şeyler sadece düşünülür, söylenmez. Süslü püslü bir şekilde yazıp internete ise kesinlikle ve kesinlikle konmaz. Sonra genç insanlar onu görüp duvar kağıdı zannediyor.

                                                                             -_-

Daha durun, ben bu blog için yazdığım; düğünleri eleştirdiğim aşırı entelektüel, bolca profesyonel sosyolojik gözlem içeren eski bir postu da yayımlayacağım. İşte o zaman nihayete erecek, ucubikliği noterden tasdik ettireceğim.


O güne değin yine görüşmek, sıkça görüşmek dileğiyle...

23 Eylül, 2015

Yıllarca Bekledim, Belki Gelirsin Diye*



Her nerede dinlersem dinleyeyim, Hasret’in bana hissettirdikleri ve aklıma getirdikleri hiç değişmez.

Otobüs camından dışarı bakarken, aşinası olduğum şehrin şekil değiştirmesini keyifle izlerim. Önceleri kendimi içine konduramadığım, sonraları mutlulukla düşlediğim, kalbimi heyecanla hızlandıran derin bir hayale kapılır, camdaki manzara her ne olursa olsun, ben hep aynı şeyi görürüm: deniz kıyısında sıra sıra lokantalar. Öyle çok büyük de değiller, bahçesinde üç beş masa, içeride bir iki masa daha, o kadar. Deniz dingin, birkaç tekne geziniyor içinde keyifli balıkçılarıyla. Güneş batmak üzere, gökyüzünün maviliği kırmızıdan oluşan bir renk cümbüşü içinde kaybolmuş, son çırpınışlarını vermekte. Güneş batıyor, haliyle hava da serinlemiş. Kadınların ellerindeki ince hırkalar, omuzlardaki yerleri almış. Ve ben. Elimde beyaz, ince bir hırkayla yürüyorum restoranların sıralandığı, denizin varlığını sesiyle belli ettiği sokakta. Rüzgâr saçlarıma vuruyor, dağılıyorlar. Fakat böyle küçük detaylar o çerçevede bozamıyor moralimi. Sanki yüzüme yapışan bir gülümseme var ve ne yapılsa çıkamayacak gibi duruyor.

Hikâyenin bundan sonraki kısmını oluşturmakta oldukça zorluk çektim. Elinde beyaz hırkayla yürüyen kızın hırkasını biraz koluna kaydırırsak ve kucağında, sıkıca sarıldığı bir demet gül hayal edersek tamamlanıyor ancak parça; fakat bunu kendi yüzümle yapamıyorum. Yanındaki adamla neşelenen kızın ben olduğumu düşünemiyorum, ya da restoranlardan birine girip kendilerine yemek söyleyen o şirin çiftin bir parçası olduğumu… İzninizle, şimdi kenara çekiliyor sizi Orhan Pamuk’un anlattığı Saf ve Düşünceli Romancı kişiliğinizle yalnız bırakmak istiyorum. Hikâyeyi kim üzerine oluşturduğumun bilinmesini değil, eğer çok gerekliyse tahmin edilmesini ve bunun sessizce yapılmasını diliyorum. Eğer cevabı bulursanız, lütfen yazının sahibini utandırmamak adına kimseyle paylaşmayınız.

Hangi şanslı restoran olduğunu bilemediğimiz mekâna giriyoruz sizlerle birlikte. Ahşap, küçük bir bina. Hayır, ahşap olması hayatımdaki kimi binaların bana verdiği esinden kaynaklanmıyor. Deniz kenarında, çimenler arasına kurulmuş serin havalı bir lokantanın duvarlarının soğuk tuğlalarla kaplı olduğunu hayal edemiyorum, tek sebep bu. Okuduğum kitaplar ve izlediğim filmlerin bende oluşturduğu tip üzerine, mekânın sahibinin orta yaşın üzerinde bir adam olduğunu düşünmeyi tercih ediyorum. Masaya oturan genç çiftin siparişlerini deneyim ve püf noktalarla dolu tarifleriyle hazırlamak için içeri geçtiğinde, küçük korkak kızımız, karşısında oturan, gözlerine baktığı adamla yalnız kalıyor. Aralarındaki ilişkinin durumunu kestirmek pek güç, söyleyebileceğim tek şey birbirleri hakkında o an için hissettiklerinin güçlü duygular olduğu. Saatlerce konuşup yorulmadıkları, birbirleri hakkında her şeyi öğrenmekle yanıp tutuştukları birkaç saat bize ilişki durumu hakkında bilgi vermese de, daha fazlasını anlatıyor. Örneğin aralarındakinin yoğun bir his olduğunu... Aşk olmasa dahi, herhangi bir duygu da yoğun olduğu sürece benim için romantik bir hikâyenin başkahramanı olabilir. Bu da, öyle bir hikâye. Tutkulu bir aşktan ziyade, yoğun bir sevginin öyküsü.

Ve Tanju Okan araya havanın aydınlığı çekilmişken giriyor. Belki Kadın Kokusu filmindeki malum sahneyi çok sevdiğimden olacak, bu güzel hikâyeyi danssız, bu dansı da Tanju Okan’sız düşünemiyorum. Ve kendiliğinden zihnimde canlanan bu hikâyede en büyük pay kelimeleri bir araya getirmekte değil, Hasret’te. Şarkının geneli bir ayrılık parçası olsa da, ben onu yeni başlayan bir mutluluğa ve ritmini de yavaş edilecek bir dansa yakıştırıyorum. Bitmemesi için yavaşlatılmış, rüzgârın kokuları taşımakla ve saçların temasını sağlamasıyla destek verdiği, uzun bir dans…

Küçük kızımızın hikâyesini onlara biraz mahremiyet vermek adına burada kesiyorum. Sonrasında olacaklar ikisini ilgilendireceği gibi, birkaç ay sonraki durumlarını da kestirmek güç. Belki beni heyecanlandıran bu dans sahnesinden günler sonra bir ayrılık gelecek ve filmlerin en güzel kısmından sonra ne olduğunu bilemediğimiz gibi bu hikâyeden de haberdar olamayacağız. Belki, gerçekten her iki taraf da birbirine hasret duyacak. Yeni başlayan mutluluğun şarkısı, sonlarında da yanlarında olacak.

Kim bilir?

*Aslında Çık Git İçimden’e ait olan bu söz,  yazının kısa bir özeti gibi.

22 Eylül, 2015

Kış şarkısı

Bir blog yazısına eşlik edebilecek en güzel şarkıyı bulana kadar yeni bir post  yazmamaya karar vermiştim aslında; fakat yine birkaç ay uzak kalmak istemedim buradan.Neticede, Rainbow Eyes role playlere ne kadar yakışıyorsa bir postun yanında da o kadar iyi gidiyor.

Aslında bu blog yazma işi en çok akılda bir konu varken güzel oluyor. Gerçi dün "Şunu derim, bundan bahsederim, aaa bunu da anlatmadım" diyerek uzun bir post döşeyeceğimi düşünüyordum; demek ki dün yazmalıydım.

Ayaklarım üşüyor, çorap giymelik havalar gelmiş. Bir kış daha, bilinmezleriyle gelmiş. Kim bilir, belki yarın buraya yazacak upuzun bir yazım olur. Belki bu kış, buraya yazacak eğlenceli yazılarım olur.

18 Eylül, 2015

Bugünün yazısı

Günlüğüme, 14 Eylül 2014'te yazmam gereken bir yazı vardı. Hayır canım, 11 Eylül'den falan bahsetmeyecektim, bir yurt odasında tek başıma kaldığım ilk geceyi ölümsüzleştirecektim; fakat o kadar hissizdim ki yazacak tek satırım yoktu. Üzüntüden uyuşmaktan ziyade, kendi odamda uyumaktan tek farkı "Bir yurt odasında uyuyorsan korkacak bir şey yoktur." telkinini beş dakika kadar yapmamı gerektirmesi olduğu ve sonrasında her gün bir alışkanlığa, rutine dönüştüğü için değerini üzerinden zaman geçince kaybetti. Sıcağı sıcağına yazmayınca, şu anda bulunmadığım bir yurt odasını konuşmak da anlamsızlaştı.

Her neyse, günlük olarak yazmam gereken bir yazıyı ısıtıp anı diye sunmayacağım elbette size.Planladığım ve aslında hayatımdaki önemli tarihlerden biri olan günü bile yazmayışım aslında kendimden ne kadar uzaklaştığımı gösteriyor. Kendim için bir şeyler yazmayalı uzun zaman olmuş. Tabii bu yeni bir sonu gelmeyecek hikayenin başlangıcı olmayacağı gibi, bu bloga yazdığım eski düz yazılara da devam edeceğim anlamını taşımıyor. Gerekli gereksiz her detayı yazmaya gerek olduğunu düşünmesem de eski postları silmeyişimin tek nedeni anılara saygımdır.

Neden, çok önemli şeylerden bahsediyormuş gibi yapıp boş konuştuğumu bilmiyorum. Belki de blogumu özledim. Aslında, temamı özlemişim. Centilmen beyefendi ile nazik hanımefendinin selamlaşmalarından hoşlanıyorum; Tanrılar da Ağlar ismini de hala seviyor sayılabilirim -eskisi kadar olmasa da- fakat künyemden pek hoşlanmıyorum artık. Yeni bir düzenlemeye gitsem iyi olacak. Buralara biraz bakım yapmanın zamanı gelmiş. Zira kenarda Jules Verne tutmamın bir anlamı yok yazmaktan bu kadar uzaklaşmışken; belki Sylvia Plath kalabilir, ona daha da yaklaşabilirim. Her neyse, zaman gösterecek.

Görüşeceğiz, en kısa zamanda.

29 Ağustos, 2015

Kimse burayı okumadığı için buraya yazmayı çok seviyorum.

11 Kasım, 2014

09 Kasım, 2014

Vize-final



Buraya girdiğim en son yazı oldukça manidar bir tarihe denk gelmiş: 14 Haziran.
Üniversite sınavından bir gün önce.

Uzun bir aradan sonra girdiğim bu yazıyı ise üniversitemin vize haftasında yazıyorum. Bunalmışlığın, çokça da bilmezliğin getirdiği sıkıntılardan ötürü.
Az önce çok iyi bir halt yiyerek yarın sınavına gireceğim hocayı çeşitli sözlüklerde arattım ve hocanın bizzat kendisinden iki saat dersinden geçmenin ne kadar zor olduğunu dinlemek yetmemiş gibi buralardan bir kez daha okudum. Ne soruyor da bu kadar geçirmiyor, insanlar üç yıl aynı dersi alıyor -iktisat değil ders- diye düşünmekten çıldıracağım.Tabi fazla da düşünmemeye çalışıyorum yarın nasılsa öğreneceğim ve aslında sorumun cevabını öğrenmek istiyor muyum emin değilim.

Bu da böyle bir gün işte.
Yarın da başınızın etini bir başka dersten yakınmak suretiyle yiyeceğim.

Çünkü başının etini yiyeceğim bir başkası yok. Bütün haftasonunu tek başıma, bir odanın içinde geçirince demek ki...