10 Haziran, 2011

O mavide yaşıyormuş artık, bizse aynısının lacivertinde.

Bu fotoğraf, artık aramızda olmayan bir arkadaşımı hatırlatıyor her seferinde bana. 1 yıl geçmedi trafik kazasının üzerinden; ama onunla özdeşleşen bu fotoğrafı kullanmak uzun bir süre sonra da zor olacak sanırım. Bugün arkadaşlarla onun hakkında konuştuk. "Özlüyor musun?" dediler. Güldüm. Zayıf olduğumu göstermek istemedim çünkü. "Ne gerek var bunları konuşmaya?" dedim. Anladılar. "Özlüyorsun." dediler ve fotoğrafını gösterdiler. Gözleri kadar derin bir mavilikte kollarını iki yana açmış bakıyordu onu çeken objektife. Hayat dolu bir insanın kendi sevinçlerinde boğulması dışında hiçbir şekilde açıklanamazdı bu. 16 yaşında ölmek zamansız ölüm de değildi. Tuhaftı, adsızdı.

Haberi ilk öğrendiğimizde onu tanıyan diğer birkaç arkadaşımlaydık ve haberi kesinlikle şaka sanmıştık. O kadar emindik olamayacağından. Gerçek olduğunu öğrendiğimde ise bir grup insanın en mutlu gününü paylaşıyordum. O sesin, kalabalığın, düğün telaşının içinde "kimileri doğar, kimileri ölür." felsefesine çok yaklaştığımı hissettim. Donuk bir şekilde olayı annemlere anlattıktan sonra gözlerimden sicim gibi akan yaşlara müdahale etmedim. Aksınlardı. Onun sarı saçları, mavi gözleri bir daha güneşi görmeyecekse, o yaşların göz pınarlarımda kalmasının da lüzumu yoktu. Bir düğün salonunda, şatafatlı bir kutlamanın içkili eşliğinde sadece renklerle avuttum kendimi. Sarı-mavi ve yeşil.

Hayatta en çaresiz hissettiğim ânı sorsalar, bir yaşıtımın cenazesine gittiğim gün olduğunu söylerim. Musalla taşında takımının bayrağına sarılmış yatarken, acaba içeride nasıl görünüyordur diye düşündüm. Her zamanki gibi çok konuşan biri olarak mı, bir ölü olarak mı? Yakıştıramadım ona ölümü. Kim yakıştırabilir ki ölümü birine.. Hele de sevdiği biriyse. Gördüğüm en kalabalık cenazede, o taşa yaklaşmanın ne kadar zor olduğunu öğrendim ben.

Aslında bu yazıyı yazarken de vardı tereddütlerim. Ne gerek var, dedim. Çok istiyorsam günlüğüme yazarım, dedim. Fakat bu yazıyı bitmiş buldum. Belki daha iyi bir zamanımda kaldırırım.

Hep derim, "O mavide yaşıyormuş artık, bizse aynısının lacivertinde."

Ağlamıyorum, gözüme toz kaçtı.

08 Haziran, 2011

Hoşlar ama boşlar. -Hayır bunu inanarak söylemiyorum. Sadece bende olmadıkları için çamur atıyorum.

Bu çanta çok güzel.

Bu yüzük de harika.

Ayakabılar desen şahane.

Fakat sana gelince Chanel No 5, eğer bize sen diye koklattıkları o hacı yağımsı koku isen gerçekten, hayatımdaki en büyük hayalkırıklığısın.

Somurtkan, bir şirin bile değildir aslında.

Fransızca'dan, coğrafya'dan, baş ağrısından, Kore Savaşı'ndan, cappy meyve suyundan, dankek magma'dan, Skyline filminden, aslında olmayan şirinlerden, şirinlemekten, flamenkodan, tumblr'dan, twitter'dan, formspring'den, imla kurallarından, noktalama kurallarından, zorunluluktan, yeşil olmayan şeylerden, deveyi sevmeyenlerden, dans eden deveyi saçma bulanlardan, arayıp bulunamayan şeylerden, nefis bir krakeri yerken iğrenç tatlı cappy meyve suyu içmekten, Alman arkadaşımdan, Ali Baba ve Kırk Haramiler filmini onlarca kez izlemeyenlerden, yanlış anlaşılmalardan, hoparlörümdeki yanıp sönen mavi ışıktan, masamın dağınık olmasından, simden, kavanozdan, poşette erik sandığım şeyin kabak çıkmasından ve daha nicelerinden, hatta çikolatadan bile nefret ediyorum.

05 Haziran, 2011

Çok entelim anlatamam.

01.06.2011


04.06.2011

Tanıştığım ünlülerin aynı zamanda gördüklerim olduğunu söylemek çok zor benim için. Lakin takdir edersiniz ki İstanbul yerine kuzeyde bir kıyı şehrinde yaşadığım için adım başı "Aa, karşı kaldırımdaki bilmemkim değil mi?" cümlesi kuramıyoruz. Samsun'a ayda yılda bir birileri geliyor, o tarihi de iple çekiyoruz zaten.

Örneğin ilk resimde gördüğünüz Nihat Sırdar Türkiye'yi dolaşmakla birlikte buraya henüz gelebildi. Onu da suçlamıyorum. Samsun'da Alem Fm'in dinlenme oranı diğer şehirlere göre oldukça düşük. Aa, Nihat Sırdar'ı tanıtmayı unuttum ben. Alem Fm'de, Nihat'la Muhabbet ve Nihat'la Sivrisinek yayınlarını yapan bir radyocu. Okula giderken falan eğlenceli oluyor onu dinlemek. Lakin Nihat'la Muhabbet'in 7'de başlamasından mütevellit yaz tatilinde dinleyemeyeceğim sanırım. Olsun, tatil gelsin de dinlemek eksik kalsın. Nihat'la Sivrisinek ile idare ederiz.

İkinci resimde gördüğünüz yeni nesil romantik kitap yazarı Canan Tan. Kendisi Piraye, Yüreğim Seni Çok Sevdi ve Eroinle Dans'taki karakter ve kurgu benzerliklerini onların bir Edebiyat Üçlemesi olduğunu söyleyerek açıklamıştır. Kısa sohbetimiz oldukça keyifliydi. Ona ileride o masada oturup imza dağıtanın ben olacağımı söyledim, bana hayallerimin peşinden gitmemi, başarılı olacağımı söyledi. Ayrıca İz kitabını da imzalattım. Oh oldu, mis oldu.

Yalnız kitabı henüz okumadım. Tek sorun bu.

04 Haziran, 2011

Tübitak bizi diskoya götür!

Bu eski sergiden; ama sevdiğim bir fotoğraf.

Tübitak bizi diskoya götürmedi; ama Ankara'ya götürdü. Tabi babasının oğlu olmadığım için bir karşılık sonucu götürdü. O karşılık bizim aylarca uğraştığımız, uğrunda saç döktüğümüz, saçlarımızı süpürge ettiğimiz, Kore hakkındaki incik cincik her şeyi öğrendiğimiz bir süreçti. Yani, Samsun'da yaşayan Kore Gazileri'nin Gözünden Kore Savaşı temalı projemizle katıldığımız Tübitak'ta, ilk iki elemeyi geçerek final yarışmasına katılmaya hak kazandık. Sabırsızlıkla bekledik tabi Ankara'ya gidiş sürecimizin gelmesini. Merak da vardı; ama asıl bizi ilgilendiren bir hafta boyunca Sliwer'la aynı odada, Ankara'da, yalnız olacak olmamızdı. Hayallerimizde, planlarımız'da Ankara merkezdi. "Ankara'ya gitmeden şunu yapalım.", "Onu Ankara'dan sonra yaparız." falan filan gibi.

En baştan alırsak, otobüs biletimizin gece 1'de olması o saate kadar uykulu uykulu beklememiz oldu. Yolda da çok uyuyamadık. Zaten şoför beş saatte ulaştırdı bizi Ankara'ya. Oradan Sliwer'ın abisinin evine gittik, kendimizi insan şekline soktuk. Hiç vakit kaybetmeden sergi alanına gittik. Altınpark Fuaye alanındaydı sergi. Güzel hazırlanmıştı. Altınpark çok güzeldi zaten. Büyük bir yerdi en azından. Samsun'daki finalde bizi tıkmışlardı küçücük yere. Sinirleniyorum hatırladıkça. Neyse, Ankara'ya dönüyorum. Sakinim. Sergiyi kurduk ettik, akşama otele varabildik. Dedemen Otel, Çankaya. Otelin Çankaya'da olduğunu öğrenmemiz bizim için büyük mutluluktu. Oradan Kızılay'a en kolay şekilde ulaşmanın yollarını aradık durduk. Fakat Dedeman'la ilgili bir konuya dikkat çekmezsem içimde kalır. Bunu ta olayın yaşandığı gün yazacaktım da, vazgeçirdi Sliwer. Dedeman'da Tarih, Sosyoloji, Biyoloji ve bir dal daha kalıyordu. Kalabalıktık yani. Otele bu bildirildi ama aylar öncesinden. Yapılması lazımdı hazırlığın. Biz gidince başlandı sanırım, zaten iki resepsiyonist vardı, bizi üç saat orada ayakta beklettikten sonra odamızı verdiler. Odasının anahtarını en son alan kişiler de bizdik. Üstüne üstlük bizi iki kişilik odaya üç kişi verdiler. Üçüncü kişi, Uşak'tan, orada tanıştığımız bir arkadaş. Kız iyiydi, olmasa ne yapacaktık? Biz iki kişilik rezervasyonu zaten yaptırmıştık. Hangi akla hizmet üç kişi kaldırıyorlarsa. Beş yıldızlı otelim diye geçiniyorlar bir de. Ekşi'de zaten güzel bir şey vardı Dedeman'la ilgili. "Beş yıldız süsü verilmiş dört yıldız oteller."
(#630948) Haklı. Reziller, kepazeler. Neyse oda sorunun arkadaşlarla yer değiştirerek çözdük. French odada kaldık. French oda bir çift kişilik, bir tek kişilik yatağı olan oda. Sliwer'la koyniş koyniş yattık. Serginin ilk günü çok güzeldi. Kayıtlarımızı yaptırdık, bir çanta verildi bize Tübitak'tan; ama harika bir şey. Tübitak armalı sırt çantası, iki adet Tübitak armalı tişört, bir adet 4gb Tübitak armalı flash bellek, Nutuk -Şimdiye kadar bir sürü yarışmadan bir sürü Nutuk kazandım ama böylesini görmedim yemin ediyorum.-, Bilim Teknik, Birkaç tane daha Tübitak yayınları kitabı ve davetiyeler verdiler. İşte açılış davetiyesi, açılış yemeği davetiyesi falan. Stantta beklemek ama ömrümde gördüğüm en sıkıcı iş. Sohbet etsek, 3 gün boyunca sekiz saat ne konuşacağız? Biz de sosyalleşmekte bulduk çareyi. İyi arkadaşlar edindik. Tabi maalesef devamlılığı olmuyor bunların. Orada da kalsalar, tanıdığıma sevindiğim kişiler olduğu gibi, bağnazlıklarıyla midemi bulandıranlar da olmadı değil. Neyse. Ankara'da ne yaptığımıza gelince, bir gece üçe kadar oturmak zorunda kaldık. Ertesi gün mülakatımız vardı ve ona çalışıyorduk. Lakin 10'da uyuyan bir bünye kasa kasa, en geç 1'de uykusunu getiriyor. 1 olduğunda kara kara ne yapacağımızı düşündük. Aklımıza kahve geldi. "Hadi resepsiyona gidelim, onlar yönlendirir." dedim. "Bu halde mi ineceğiz aşağı?" dedi Sliwer. Ne varmış halimizde diye baktım, pijamalıyız. Tavşanlı pijamamla. "Bu saatte herkes pijamalıdır. Gel hadi." dedim ve kapıdan dışarı adımımızı attığımızda Biyoloji'den bir çocukla burun buruna geldik. Yanında iki kızla bir odaya girdi; ama bir görseniz hepsi şıkır şıkır giyinmiş. Bizde utanma yok ama. O çocukla üç gün daha yüzyüze baktık, yüzümüz bile kızarmadı. Neyse işte asansöre bindik, kapı resepsiyonda açılınca resepsiyonistin yüzünü görmeniz lazımdı. Şaşırdı bizi pijamayla görünce. Pijama giymiş zebra görmüş gibi oldu. Dedik kahve istiyoruz, bizi pub'a yönlendirdi. Lobiye pijamayla girmek yetmemiş gibi puba da girdik. İsteğimizi belirttik, onlar da bizi oda servisine yönlendirdi. Aşağı inmişken bir daha yukarı çıktık, otelde yaptığımız pijamalı tursa yanımıza kâr kalmış oldu. Odada aradım oda servisini. Konuştuk ettik, kahveleri söyledik. Ardından Starbucks'tan bile pahalı olan kahvelerimizi içip çalışmamızı tamamladık. Gecenin sonunda dört saatlik uykunun ardından mülakata girmiştik. Mülakattan bahsetmek istemiyorum, çok belirsizdi. Bir iyi bir kötüydüler falan. Zaten sonucu düşündükçe de moralim bozuluyor. Asıl mesele Kızılay. Mülakattan çıktığımız akşam otelde yemeğimizi yedik, apar topar hazırlandık ve Kızılay'a çıktık. Birisi bizi SBFli(Siyasal Bilgiler Fakültesi) sandı, biz ise "Yok biz daha liseliyiz." dedik. Utandık. Starbucks'tan karamel frappucino aldık. Çok güzeldi. Bayıldık yani, öyle böyle değil. Tiki tiki dolaştık Kızılay'da. Leman Kültür'ü görünce içimiz gitti. Ne güzel bir şeydi o öyle ya. Giremedik ama. Onun yerine otele geri döndük 10 gibi. Bir de oradayken Ankamall'e, Anıtkabir'e falan götürdüler. Bu yaşımda ilk defa Ankara'ya gittiğim için, Anıtkabir'e gidişim de ilk olmuştu. Çok etkileyici bir atmosferdi gerçekten. Her yaşta gidilmesi gereken bir yer. Anneme çok çemkirdim zaten dönünce. Ankamall ise harikaydı. Sliwer benim Ankamall'de gözümün döndüğünü söylese de reddediyorum. Bakkal gibi alışveriş merkezlerine alışkın birinin duygularının dışa vurumuydu onlar sadece. Öyleydi işte Ankara. İstanbul'da lüks yerlerde ağırlanmam gibi, burada da kendi emeğimle Ankara'yı gezdim. Çok da iyiydi, çok da güzeldi. Bir de sosyoloji projesi yapmayı düşünüyoruz. Eheh. Proje demişken, projenin sonucunda Teşvik Ödülü aldık. Derece bekleyen bünyede ağır hasarlara neden oluyor; ama kader demek lazım. Paramızı aldık ya, ona bakıyoruz. Bu yıl bir milyarı aşkın nakit ve bir Dell Netbook kazanarak aile bütçesine katkıda bulundum. Ya da benim bütçeme. Bilemiyorum.

Arkadaşım dedi ki, bir de yakın arkadaşım bu kişi "Didem sen bu fotoğrafta çok güzel çıkmışsın. O kadar güzel çıkmaman gerekiyordu, o kadar güzel değilsin." Güldüm. İçim kan ağlarken hem de...

11 Mayıs, 2011

Çikolata ile aramızda geçenler

Az önce yoğun çikolatalı bir dondurma yerken dehşetle farkettim ki ben kendime bile itiraf edemeyeceğim şekilde çikolatayı sevmiyorum. O dondurmayı yemek işkence oldu, dakikalar uzadıkça uzadı. Ağzımda erimek bilmedi o çikolata. Terledim, ölmekten beter oldum; ölmedim süründüm. Resmen dondurma yerken bunları yaşadım. Halbuki ben çikolata sevmiyorum diyenlere ısrarla ve uzun uzun "Aa, çikolata hiç sevilmez mi canım. Ben bayılırım." diyen biriydim. Fakat şimdi anlıyorum alınan bir çikolatayı neden annem ve abim
dakikasında yerken benim birkaç gün sonra yediğimi.. Neden gofreti hiç sevmezken çikolatanın sadece birkaç türünü sevdiğimi..(Sonradan öğreniyorum ki, onları sevmiyormuşum; sevmeye zorluyormuşum kendimi.)

Hayatımda yeni bir dönem açılmış gibi hissediyorum. Gerçekten karmaşık duygular içerisindeyim.

Yalnız kalmaya ihtiyacım var.

Leylek

Annem öptü kokladı Ankara'ya gidiyorum diye. Aramız iyi, bozulmasın yeter ki.

"Annen olarak ben bile yerinde olmak isterdim Didem." dedi. "Kendi çabamla Ankara, İstanbul'a gitmeyi gerçekten isterdim." dedi. Babam da dedi ki "Bir daha Ladik'e götürmeyeceğim Didem'i. Leyleği hava gördü." Bizim orada Ladik'te çok yaygındır çünkü leylek ve her yaz oradan geçeriz köye(Boraboy) giderken. -Babam belediye başkan yardımcısı. Her yıl bakkala ilk defa uğradığımda "sen kimin kızıydın" diye soruyor, babamın ismini verdikten sonra ki ziyaretlerimde yapay mı doğal mı olduğunu henüz çözemediğim bir neşeyle karşılıyor-

Hazırlıklarımı tamamladım. Şimdi sıra 1'e kadar uyumamakta. Film falan izleyeceğim.